Hasta Adam
Biri kapıyı kırmak istercesine yumrukluyor. Peşinde vahşi hayvanlar varmış gibi “Lütfen yardım edin! Acıyın, açın kapıyı!” diye haykırıyor. Bir diğeri evde hala canlı biri olup olmadığını anlamak için pencereden içeri bakıyor. Siyah yaralarla, yeşil irinlerle kaplı iğrenç yüzünü görmemek için gözlerimi kapatıyorum. Bu sefer onun mide bulandırıcı kokusunu duyuyorum.Elimde keskin bir bıçak, kapının dibinde bekliyorum. İçeri girmeye yeltenirlerse onları eşikte haklayacağım. Tanrıdan şu lanetli ucubelerini yorgun düşürüp kapımdan defetmesini diliyorum. Dualarım kabul oluyor, ve kapıyı bir süre daha yumrukladıktan, umutsuzca bağırıp çağırdıktan sonra vazgeçiyorlar. Tükenmiş bedenlerini birbirlerine yaslıyor, köye doğru yürümeye başlıyorlar. Tepeden aşağı uzanan karanlık yolda kaybolurlarken “Kurtulacağını sanma! Sen de gebereceksin!” diye lanet okuduklarını duyuyorum.
Üzerinden onca vakit geçmesine rağmen o dehşet dolu günleri birer kâbus olarak tekrar tekrar, en canlı halleriyle yaşıyorum. En sık gördüğüm kâbusta, (her zamanki gibi katılmadığım) şenliğin ertesi günü köye indiğim zaman karşılaştığım korkunç manzara canlanıyor: tüm bedenleri sarı-yeşil irinlerle kaplı iğrenç kokulu çocuklar, kapkara yaralarla kaplı yüzlerinde ağza benzeyen bir delikten kan ve safra kusan anne ve babalar; bütün sokaklarda karşıma çıkan, kimsenin gömmeye ne halinin ne de cesaretinin olmadığı, tanınmayacak haldeki cesetler; yüksek sesle inleyenler, yardım ve merhamet dileyenler, yaşlı bir gezgine en ağır bedduaları edenler…
Başka bir kâbusta köyden uzağa, evime doğru koşuyorum. Hastalıklı bir ata binmiş hastalıklı bir binici peşimden dörtnala geliyor. Nal sesleri gittikçe yaklaşıyor, daha hızlı koşmaya çalışıyorum ama artık yorgunum, atlının her an daha da yaklaştığını duyuyorum, ve tam Salgın’ın ölümcül nefesini ensemde hissettiğimde evime varıyor, kurtuluyorum.
En korkunç kâbusumda ise hastalığın birer hilkat garibesine dönüştürdüğü, ölüme mahkum iki köylü kapıma dayanıyor, çaresizce yardım dileniyorlar. Belki gerçekten onlara yardım edebileceğimi düşündüklerinden, belki beni de hasta etmek için. Bütün kâbus boyunca elimde bıçakla bekliyorum. Kalp atışlarım hızlı ve nefeslerim sık. Eve girerlerse onları tiksinç, hasta bedenlerine dokunmadan nasıl geberteceğimi planlıyorum.
Fakat eninde sonunda sabah oluyor ve ben uyanıyorum. Güneş ışığı pürüzsüz yüzüme vuruyor. Kısa bir öksürük nöbeti bastırıyor aniden. Yüzümün mosmor kesildiğini aynaya bakmadan hissedebiliyorum ama moralimi bozmuyorum. Bunca yıldan sonra alıştım artık. Yüzümü yıkıyor, kendime geliyorum. Sonra, biraz çocukluğumdan beri hasta olan ciğerlerime iyi gelebileceğini düşündüğüm, biraz da beni hep yarı-hasta/yarı-ölü olarak gören acımasız köy halkından uzaklaşmak için yüksek bir tepeye kurduğum evimden çıkıyorum. Aşağıda salgının kırıp geçirdiği köyü seyrediyorum. Sokaklarda en ufak bir kıpırtı bile yok. Tarlalar, bahçeler bakımsız. Tek bir baca bile tütmüyor. Gülümsüyorum. Yukarıya, ta buraya kadar gelen çürümüş ceset kokusunu mutlulukla içime çekiyorum.


