Karıncalar, kulis kapısının dibindeki kuyudan hareket etmiş, belki günler sonra sahnenin seyirciyle buluştuğu sınıra ulaşmışlardı. Buradan sonra nereye gidecekler? İnsan zekâsı bulmuştur muhakkak karıncaların hedef- mesafe ilişkisini. Fakat Gülce o insanlardan değil. Dağınık karınca ordusu, bezgin ilerliyor. Anlamını asla öğrenemeyeceği hedeflere bu denli kararlı ulaşma tutkuları, Gülce’nin gözünde onları çirkinleştirdi: Hepsi, Çernişevski’nin romanlarındaki Rus memurlara benziyor.
Yönetmen Arif Bey, kapıcı rolündeki Salih, esas kız Ela… Herkes gitti. Gülce burada kaldı. Arif Bey böyle istedi. Yeterince inandırıcı ağlayamıyormuş. Tüm gece prova yapacakmış, uyuması gerekirse kulisteki kanepede uyuyacakmış. Evde odaklanamazmış.
“Bunları herkesin içinde söylemesi olacak iş değil.”
İnsan ağlamak ister ağlar, istemez ağlamaz. O bir oyuncu; ağlama taklidi yapabilir: Nefesini tutar tutar tutar ve sonra diyaframından patlatarak geri verirdi. Hıçkırarak, sızlanarak, öksürerek, bağırarak onlarca ağlama örneği sundu ona; fakat Arif Bey gerçek bir ağlama istiyor. Üzücü bir anısını kısacık kişisel tarihinden bulup çıkaracak; her oyunda onu hatırlayıp ağlayacak. Oyundaki kocasından yıllarca şiddet görmüş bir kadının kederini izleyiciye daha derinden yaşatmayı başaracak. Ne acımasızlık! Ne şimdi bu? Zor ve karizmatik yönetmen mi? Diyelim ki gerçekten ağlanacak bir anısı var, her akşam onun için ağlaması ondan istenmemeli! Bunu düşündüğünü yönetmen Arif Bey de anlamış olacak ki “Bu nedenle tiyatro oyuncuları çabuk yaşlanıyor kızım. Yaşamındaki dertleri, sevinçlerin kadar avlayamıyorsan zaten bu sahnede işin yok. Sevimli bir kızsın, git bir reklâm ajansına manken ol. Ne bileyim dizi çek, tabii biraz uğraşırsan sinema oyuncusu da olabilirisin. Velhasıl, yarına bir acını bulup getir veya o kadar iyi oyna ki gerçek sanayım, buldun sanayım,” deyiverdi.
“Sanki biri ekranı dondurdu. Hiç kıpırdamıyorlar artık. Nefes de alamazlar ki anlayayım öldüler mi yoksa sadece yoruldular mı? Evet, anlayamam çünkü akciğer değil trake solunumu yapıyorlar. Orta birde mi edindim ben bu bilgiyi yoksa lise birde mi? Sanki trake solunumu yapan canlıların duyguları yokmuş gibi anlatmıştı Fen Bilgisi öğretmeni… Bir şey yemeden günlerce yaşayabilirlermiş. Yüzlerce yumurtadan yüzlerce yavruları olurmuş. Hangi birini sevebilirler ki? Oysa kediler öyle mi? Anneannemin kedisi Kehribar, yavrularına çok düşkündü; hiçbirini veremedik kimselere. Yavru kedileri kucağıma alıp sevdiğimde tuhaf sesler çıkarır, tıs tıs nefes alıp verirlerdi. Bir canlının en muhteşem yanı nefes almasıdır; nefesinin kesilmesi ise onun en acınası durumudur. Karıncaların üstlerine bassam öldüklerini anlamazlar bile.” Bunlar aklından geçerken siyah önlüğü ve beyaz yakalığı belirdi üzerinde. Boyaları dökülmüş sınıf pencerelerinin camlarından sonbaharın yüzünü soldurduğu ağaçlar görünüyordu. Liste sırasından sözlüye kaldıran Fen Bilgisi öğretmeninin Gülce’nin adını söylemesine beş kişi vardı. Acaba zil çalar mıydı ona sıra gelene dek.
Bu geriye dönüş hikâyesi dekor taburede oturan Gülce’yi telaşa sürüklemişti. Silkinip kurtuldu bu kesitten. “Hatırlayacaklarımda gözlerimin dolduğu bir anım yok. Varsa bile hepsinin geçmişte kaldığını iyi biliyorum.”
Boylu boyunca sahnenin ortasına uzandı. Tavan, siyah perdelerden görünmüyordu. Hiçbir şeyin hayali, bu perdelere bakılarak kurulamazdı. Bu yüzden, yere yüzükoyun yattı. Kollarıyla korumaya çalışsa da ilk fırsatta burnu döşemeye değdi. Bu kadar yakından bakınca döşeme, döşemeliğini kaybetti. Sadece bir renkten ve kokudan ibaretti artık. Koyu kahverengi, tozlu ahşap kokusu… Döşemeye parmaklarının ucuyla, eskiden canlı bir ağaçken ona dokunulduğu gibi dokundu. Ağaçların gölgelerinde onlara sırların açıldığı gibi o da bu yer döşemesine bir sır verebilirdi pekâlâ.
“Ben Kerim’e karşılıksız bir aşk duyuyorum biliyor musun? İki yıldır. Benim de onun da başkalarıyla ilişkilerimiz varken dahi bu böyleydi. Kimseye söylememiştim. Şimdiye kadar benim bile bu durumdan bu denli etkilendiğimden haberim yoktu. Yer döşemesi! Sen olmasan bunu kendime de söylemezdim.” Yer döşemesi iyi bir dinleyiciye benziyor. Söylediği hiçbir şeyden dolayı onu yargılamayacak.
“Durumu dramatikleştirmeye çalışmıyorum. Canım sıkılıyor sadece. İnsan hissettiği bir şeyi, geçer umuduyla susturuyor. Aradan zaman geçiyor, yeteri kadar beklediğini düşünüp tekrar kalbine bakıyor; fakat hissettiği şeyin orada öylece durduğunu görüyor. İçindeki sen onu dikkate almadığın için sana sırtını dönüyor. İnsanın kendine küsmesi ne fenaymış.”
Kerim, şimdi oynamaya hazırlandığı oyunun yardımcı yönetmeni. Uzun yıllardır bir mimarla birlikte. Uzun boylu güzel mimar, sık geliyor tiyatroya. Döşemeye ilk uzandığında Gülce’nin aklına ilk gelen kişi Kerim değil de o güzel mimardı aslında. Oyuncunun güzelliği önemli bir şeyse; oyuncu olmadığı için mimara yazık olmuştur. Gülce şu mimar gibi güzel olmadığını biliyordu. Arif Bey ona “güzel” değil “sevimli” demişti bugün. Bu küçük ayrıntı, hiçbir kadının gözünden kaçmaz.
İki yıl önce bir öğle vaktinde Gülce ve Kerim tiyatroda yalnızlardı. O zamanlar saçları kısacık olan Gülce, narin bileklerini apaçık eden bir hareketle kollarını sıvamış, kenarından darbe alan duvar dekoruna bir çivi çakmıştı. Gülce çiviye darbeler indirirken Kerim, konservatuardan yeni mezun olmuş bir genç oyuncunun keyifle sürdürdüğü çıraklık gösterisini izliyordu. Bu gösteri karşısında kendisinin de artık deneyimli bir oyuncu olduğunu fark etmiş olan Kerim; gecikmeden yönetmenlik denemelerine başlamanın zamanının geldiğine kendini inandırmıştı. Bir zamanlar yerinde olduğumuz insanlarla aramıza belirgin basamaklar koymak, bizi daha büyük hedeflere ulaştırıyor olabilir miydi?
Çivi çakma işinde oldukça başarılı görünen Gülce’nin yardıma gereksinimi yoktu. Fakat ona bir armağan verilebilirdi. Müstakbel yardımcı yönetmen, dekorun bir parçası olan pikaba yerleştirilmiş Tracy Chapman plağını çalabilirdi. Gülce, duvar dekorunu ayağa kaldırmak için var gücünü kullandı. Önce yanına geçip duvarı geriye doğru kaldırdı; sonra önüne hızla geçip arkaya itti. İşte şimdi dekor duvar, tüm doğal duvarların olması gerektiği biçimde, ayaktaydı. Ayağa kaldırdığı duvarın karşısında iki elini beline koymuş başarının tadını çıkarıyordu ki kulağına değen birinci şarkının yanık tınısıyla kendine geldi. Önce yüzünü sonra tüm bedenini yüz seksen derece çevirdiğinde pikabın başında kirli sakallı ince bir adam duruyordu.
“Aferin çırak. Her oyuncu biraz makyajdan, biraz dekordan anlamalıdır değil mi?”
Utandı; fakat bu halde yakalanmaktan gururluydu. Kollarını kavuşturdu.
“Evet. Bize de böyle söylemişlerdi okulda. Ancak benim elim de yatkındır bu işlere. Babamı izlerdim çocukken.”
“Demek sana öğretilenleri unutmuyor; üstelik bunları uygulamayı doğru buluyorsun. Sana bir kez daha aferin çırak.”
Yer döşemesine verilen bu sır da Gülce’yi ağlatmadı. Biraz kendine gücendi; öfkelendi. Karşılıksız aşkın bile gözlerini yaşartmadığı bir genç kadın, belki Arif Bey’in de söylediği gibi iyi bir oyuncu olamazdı.
Ayağa kalktığında karıncaları çoktan unutmuştu. Yarın kuru temizlemeye gidecek elbiselerin, özellikle belki hiç giyemeyeceği kırmızı elbisenin eteklerinin altına sarı, küçük, huysuz başı denk gelecek biçimde, kulisteki kanepeye yatıp uyuyacak ve ertesi gün şansını bir daha deneyecekti.


