anasayfa altAtölye Lokanta Mavi Pikap Yeşil Cip


Mavi Pikap Yeşil Cip

e-Posta Yazdır PDF

İçerden ustanın sesi duyuluyordu. Şöyle bir kulak kabarttım, küfürlerin bini bir para. Analar, avratlar havada uçuşuyor. Yine Metin’e düz gidiyor olmalı. Metin’in adını demiyor ama ondan başka kimseye de böyle bozmaz ağzını. Efendi adamdır Nevşehirli Usta, güngörmüş adamdır. Doğrulup yanına gittim. Beni görünce daha da arttı öfkesi, gözbebekleri küçülüp şehlalaştı bakışı.
“Nerede o topal it?” 
Dudak büktüm. 
“Ben filme bakıyordum Usta, valla görmedim.”
Lokantada müşteri yok ya, nereye tünediler kim bilir? Kendinin adam olmasını geçtik, ötekilerini de baştan çıkarıyor. Her gün yeni bir icat, her gün başka bir senaryo, itin kuyruğu gibi ayrılmıyorlar peşinden. Film bunda, kaset bunda, dergi bunda… Bazı müşterileri de bağlamış kendine. Metin aşağı, Metin yukarı… Şeytanın önde gideni diyor amcam onun için. İki üç haftada bir kovup adam yokluğundan yine alıyor. Arsızlığa alışmış, anasına sövseler;
“Kambur Muhtara vereceğine, sana versin emmioğlu,” demeyi ihmal etmiyor. Ardından bir gülüşü var, düşman başına. 
Bulaşıklar tepeleme birikmiş, Usta haklı. Adi herifin keyfi olacak da elini sürecek. Kap kacak doldurmuş tezgâhı. Hoşaf kâselerine sinekler üşüşmüş. Amcam çıkıp gelse bir ton sopa yiyecek. Yine de ıh demeyecek. Alışmış köteğe hiçbir şeyi umursamıyor. Üzüm arıları konmuş her yere, çöp ağzına kadar birikmiş. Kemikler, karpuz kabukları, boş salça kutuları üst üste…          
“Ulan bu sefer Doğan’a söylemeyen şerefsizdir,” diyor Nevşehirli Usta. “Adam ne zaman kasabaya inse, öteki itle arazi oluyorlar, ırz düşmanları…”
Öteki it dediği Çaycı Aydın. Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş.
“Bir kere yaralı parmağa işeseniz… Bir kere be… Bir kere ulan…” deyip susuyor Usta.  
Yaz günü, kan ter içinde kalmış her yanı. Alnını elinin tersiyle sildikten sonra tencerenin kabasına tazyikli su tutuyor. İyice yapışmış, tel fırçayı işaret ediyor kafasıyla, hortumun ucunu bana uzatıyor. Gösterdiği gibi tutuyorum. Kazık gibi sertleşmiş bulaşık.
“Cenabet eşşekler, eşşoğlueşşekler,” diyor kafasını sallayarak. Cenabetin ne olduğunu bilmiyorum ama şimdi sorulmaz, Usta kızgın yağ gibi.  Eşek tek ş ile yazılır demişti öğretmen. Tek ş ile yazılıp çift ş ile söyleniyor olmalı. 
“Git bul şunları,” diyor kaşlarını çatarak. “Amcan seni boşa mı bırakıyor başlarına.” 
O dakikaya kadar olup biteni seyrederken, bu öfkeden payımı alıp koşarak bahçeye çıkıyorum. Elma ağacının oradalar. Beni görünce toparlanıyorlar. Metin dergiyi katlayıp iç cebine sokuyor. Aydın, birazcık da kendinde kalması için ısrarcı. Metin “olmaz,” diyor, daha kendi bakmamış. 
“Bulaşıkları yıkamamışın, Usta ağzına sıçacak,” diyorum.
Omuz silkiyor. 
“Kendi yıkasın, işi ne ayyaş köpeğin.”
      
Sol dizini yine sol eliyle tutarak içeri giriyor. Pornocu Metin’likten, Topal Metin’liğe ince geçiş. Ustanın elinde kara saplı bir bıçak, et doğruyor akşama. Filtresine gelmiş sigarasını yere tükürüp küfredecekken mavi pikabımızla amcam görünüyor. Yasaklı amcam, Doğan amcam…
Uçuşan sineklerden ekmeğe konan üzüm arısına, hırlayıp duran buzdolabından Bulaşıkçı Metin’e, Çaycı Aydın’dan Nevşehirli Usta’ya, amcam içeri girince herkes susuyor. Kasabanın dışındaki transit yolda, derme çatma kamyon lokantasıyız. Çorbayla pilavı saymazsak dört kap yemek hazır bulunmalı her öğün. Sütlaçla beraber yazın muhakkak hoşaf olmalı. Salata isteğe göre. Sasımasın diye hazır bulundurmaz Usta, müşteri isterse hemencecik hazırlar. Kimi soğanlı ister, kimi soğansız… Yirmi dört saat açığız ama bu aralar işler düştü epeyce. Kamyoncu esnafı karpuzun yanında peynirle savuşturur oldu açlığını. Hiç olmazsa, bir söğüdün gölgesinde birikip iki yumurta kırıyorlar tavaya.

Metin bulaşığı bitirmiş sigara içiyor. Alnında sekiz dikişlik kocaman bir iz var. Geçen yıl bu zamanlar amcam yarmış kafasını. Oluk oluk kan akmış, öldü sanmışlar. Bir ara usta anlatmıştı. “Ama hak etmişti,” demişti. Bunlar yani Metin’le Aydın, amcam yattıktan sonra sürekli hâsılattan para aşırırlarmış. Bir gün amcam yatmadan tüm bulaşıkları yıkatmış, yorgunum deyip, yukarı çıkmış. Kısmet bu ya o gece de güzel iş olmuş lokantada. Amcam sabah uyanmış, kasayı devralmış bunlardan. Para malum, eşeğe karpuz kabuğu emanet edilir mi? Bu ikisini sıraya dizip bulaşık tabaklarını saydırmış. Bakmışlar ki bulaşıklarla hâsılat arasında dağlar var, Metin on iki kâse keşkül yediğini iddia etmiş. Sonrası şekildeki gibi, sekiz dikiş ve asla adam olmayacak bir Metin.  

Kamyonlar tek tük gelmeye başladı ama on dokuz plakalı olanlara itibar etmiyoruz. Az çorbayla koca somunu bitirmeden doymuyorlar. Çaya en az dört şeker attıklarına şahidim. O yüzden ekmekte sayılı, şeker de. İşlerine gelirse, diyor amcam, yoksa başka kapıya... 
     
O araba geldiğinde hortumla lokantanın önünü ıslatıyordu. Toz kalkmasın diye her gün bu saatlerde toprağı sulardı. Çamur sıçramasın diye paçalarını kıvırmıştı, dalgındı, donuktu Amcam. Yanında öylece dikiliyordum. Uzaklardan patos sesleri duyuluyordu. Sıfır altı plakalı, beyaz Murat… Torpidodaki köpeğin başı sallanıp duruyordu. Önce adres soracak sandık. Kamyon lokantasıyız, aileye alışık değiliz. Selam vermeden indiler. Kadının kısa eteğinin altındaki çorapsız bacakları bizim dünyamıza ait değildi. Geçip oturdular. Kamyoncuların bakışları havada asılı kaldı. 
“Git bak şunlara ne istiyorlarmış,” dedi amcam.
Gidip dikildim yanlarında. 
“Menüyü getir ulen,” dedi adam. Menünün ne olduğunu bilmiyordum. Kadının eteği sıyrılmış, baldırlarını ortaya çıkarmıştı. Dışarı çıkıp amcama söyledim. Beraber yanlarına geldik. 
“Orman kebabı, musakka, haşlama tavuk bir de nohut var,” dedi amcam. Dişlerinin arasında kalmış bir şeyi temizlermiş gibi cık yaptı adam. Kadına dönüp;
“Böyle boktan yerlerde bir şey olmaz demiştim sana, Kayseri’de yiyecektik… ”
Kadının yüzü buruşmuştu. Dudağını sağa doğru çekerek,
“Sac kavurmanız da mı yok?” dedi.
Amcam kadına değil adam bakıyordu. 
Sac vardı, et vardı, sebze vardı, hatta Usta bile vardı. Metin’le Aydın’ı adamdan sayarsak burası üçüncü sınıf bir kamyon lokantasıydı. Ama duvarlarında müşteri velinimetimiz yazmazdı. Hiçbir şey yazmazdı. Müessesemiz alkolsüzdür bile yazmazdı. 
“O da yok,” dedi amcam, kalkıp gitsinler istiyordu.
     
Gitmediler. “Biraz düşüneceğiz,” deyip çay istediler. Çay servisini Metin yaptı. Kadının bacaklarını yakından görmek için dergi karşılığı tepsiyi kapmıştı. Yanlarına gittiğinde elleri titriyordu. Yemeklerini bitirdikleri halde yerlerinden kalmayan öteki müşteriler dişlerinin arasını kürdanla eşeliyorlardı. Amcam kasaya doğru giderken, “Bu orospu çocuğunu bir yerden tanıyorum,”diye fısıldadı. 
Nevşehirli Usta bir terslik olduğunu sezmiş olmalı ki, önlüğünü çıkarıp salona geldi. İlk kez geliyormuş gibi bakındı. Lokanta dar ve uzundu. Onu sadece bayram sabahları önlüksüz görebilirdiniz.  Yanlarına gidip siparişlerini aldı. Tekrar mutfağa geçti. Soğan koktu ortalık, kavrulmuş et koktu. İki kişilik çoban salatası hazırladı ince ince, bolca sumak döktü, taze koyun yoğurdu çıkardı dolaptan, soğutulmuş sürahiyle su bıraktı masalarına. On dokuz plakalı kamyoncular uyuklayarak kürdan değiştirdiler. Vites değiştirir gibi kürdan değiştiriyorlardı. Vites değiştirmeyi anlıyordum da, ara gaz vermeyi çözemiyordum. Hepsinin kamyonu BMC olduğundan her lokantaya uğramıyorlardı. Yeni kupa Fortların kral olduğu yıllardı. Aydın boşları topladı. Metin masayı sildi. Anlamsız bakışlarla bekliyorlardı. Amcam doğrulup hesapla kürdan, kürdanla karanfil bıraktı masalarına. Çinko tabakla siktir etti. Düpedüz kovdu adamları. Kamyoncu istediği zaman gelir, istediği zaman gider kuralına uymuyordu bu davranış. Onun yaptığını Çorumlu bile yapmazdı. Ardından mutfakla salon arasındaki servis aralığından kadının bacaklarını röntgenleyen Metin’e çatal fırlattı. İsabet etmedi Allahtan. Hem topal, hem kör bir Metin asla çekilmezdi. 
Televizyon kumandasını alıp sesini kıstı. Hiçbirimizin bilmediği bir kanalı arıyordu sanırım. Adamla kadının yanı başında dakikalarca televizyonu kurcaladı. Yemeklerini bitirince gelen çayı beğenmediler. Demlikte istediler. Başını usulca salladı Aydın, ocağa doğru koşarken arka cebinden tarağını düşürdü. Gidip aldım, şıpır şıpır yağlıydı, iğrenerek çöpe attım. Amcam çöpe baktı,
“Git sabunla ellerini,” dedi kızarak.
Amcamın halleri gittikçe tuhaflaşıyordu. Gerginlikten kırılacak gibiydi vücudu. Yanıma geldi, gözleri bir şey anlatacak gibiydi, anlamadım. 
“Yıkadım,” dedim. Sustum.

Nevşehirli Usta onu ortamdan çıkarmak için aceleyle sipariş listesi tutuşturdu eline. Yazısı kargacık burgacıktı. Bizim sınıfta olsa tüm derslerden zayıf alırdı. Son kez adama bakarak pikaba yollandı amcam. Beş metre gitmedi ki, durdu. İnip ön tekeri tekmeledi. Ustanın ağzından,
“Eyvah, akis kesti külüstür,” çıktı. Şimdi her şey daha da boka saracaktı.
Öfkeyle içeri girip anahtar tomarını masaya doğru fırlattı. Formika masadan kayan anahtarlar yere düştü. Kalktım oturması için yer verdim. Vücudunu boşluğa bırakırmış gibi bıraktı. Başını ellerinin içine alıp alnını ovuşturdu. Sözlüye kaldırılmış bir öğrenci gibi dikiliyordum. İşler kesattı. Kadının lacivert keten elbisesi buruş buruştu. Aydın aynı yeri defalardır paspaslıyor, Metin göze görünmemek için tezgâhın altını siliyordu. Adam kalkıp bize doğru yürürken, kadın hayran gözlerle arkasından bakıyordu. Yediklerini tek tek söyledi. Amcam tek tek dinleyip çift çift yazıyordu hesaba. Bir şeyler dönüyordu ortalıkta. Adam önce hesaba sonra amcama dikti gözlerini. 
“Bu ne ulen,” dedi, “düzelt şunu…”

Ulen demeyip ulan dese, amcam hesabı düzeltecekti. Kolonya ikram edip yine bekleriz, diyecekti. Yirmi dört saat açığız, etlerimiz temizdir diyecekti. Ayağa kalkıp adama kafa attı. Ağzı burnu kan içinde yıkıldı adam. Kadın masadan fırlayıp yerdeki adama sarıldı. Metin bile kadının açılan bacaklarına değil adamın burnundan boşalan kana bakıyordu. 

Nevşehirli Usta toparlanmalarına yardım etti, hesabı almadılar ayrıca. Sıfır altı plakalı otomobil geri vites çıkarken şanzıman sesinden başka çıt çıkmıyordu bozkırda.  Amcam aradığı kanalı bulmuştu. Yurttan sesler korosu şimdi hatırlamadığım bir şarkıyı söylüyordu. 

“Git, babana haber ver, birazdan yine gelirler,” dedi amcam. Ağlıyordu ya da Nevşehirli Usta soğan doğruyordu içerde. Gavurdağı salatasının yamaçlarına yağmurlar düşüyordu. 
   
Parmakla saydı altı yıl olmuş. Sorguda gözlerini bağladıklarından sesinden tanımış… 
     
Hayatımda ilk kez çarpık bacaklı pikabı o gün kullandım. Akis makis kesmemiş aslanlar gibi gitti tozlu yollarda. Camı açtım, sol kolumu yasladım. Babam Bâzit Yeri denen yerde pancar suluyordu. Direksiyonda görünce elindeki sulama borusu yere düştü. Döndüğümüzde amcamı götürmüşlerdi. 
Yeşil bir cipmiş, Metin öyle söyledi… 
  

 

Türker Ayyıldız Cuma, 05 Şubat 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

Türker Ayyıldız

1972 yılında Yozgat’ta doğdu. İlköğreniminden sonra ortaokulu Bandırma’da, liseyi İzmir Atatürk Lisesi’nde okudu. Marmara Üniversitesi İktisat bölümünden mezun oldu ve halen Mali Müşavir olarak serbest çalışıyor. İlk şiir kitabı “Kese Kâğıdına Sarılı Şeyler” 2009 yılında İskenderiye Yayınları’ndan çıktı. Çeşitli dergilerde şiir ve öyküleri yayımlandı. İstanbul’da yaşıyor.

Yazar hakkında detaylı bilgi: Türker Ayyıldız
takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262