Lokantada

e-Posta Yazdır PDF

Garsona masayı temizlemesini söyleyecekken birden durdu, lokantanın kapısından giren genç kadına takılıp kaldı bakışı. Benzetmiş miydi, yoksa gerçekten Hümeyra mıydı giren? Arkasından girenlere bakılırsa, kadınlı-erkekli bir grupla gelmişe benziyordu. Yüzünde, eskiden olduğu gibi her an kahkahayla gülmeye başlayacağını düşündüren alaycı bir ifade vardı. Birden paniğe kapıldı, ne yapacağını bilemeden kendini masanın altına attı.

Lokanta dar ve uzundu. Öyle ki, iki taraftaki masaların arasında ancak bir tek kişinin geçebileceği genişlikte bir boşluk vardı. Eğer, Hümeyra yanından geçerse, mutlaka masasına sürtünmesi gerekecek, sürtünürken bakışları ister istemez Erhan’a kayacak ve... Oysa Erhan onunla ne göz göze gelmek, ne de konuşmak istiyordu. Uzaktan görmek bile altüst etmeye yetmişken...

Masanın altında bir süre daha oyalandı, kaybettiği bir şeyi arar gibi. Bir yandan da, göz ucuyla yanından geçen grubu kolluyor, geçip yerlerine oturmalarını bekliyordu. Gelip yanında dikilen garson bozdu oyununu: “Bir şey mi düşürdünüz beyefendi?”  Toparlanıp oturdu yerine, “Evet, sen şu masayı bir temizler misin?”

Neyse, hepsi oturmuştu. Hümeyra da sırtı ona dönük oturuyor, karşısındaki erkeklerle hararetli hararetli bir şeyler konuşuyordu. Böylece onu arkasından seyretme olanağı bulmuştu. Saçları koyu kahveydi o zaman, şimdi rengini açmış, sarı-kahve karşımı tuhaf bir şey, röfle mi diyorlar meç mi. Hâlbuki en önemli özelliği doğallığıydı onun; ne saçları boya isterdi, ne dudakları. Üstünde ise, görebildiği kadarıyla, askılı, açık yakalı bir bluz vardı. Çok değişmiş diye düşündü, onun Hümeyra’sı değildi şu iki masa önünde oturan kadın. Kendisine bile yabancılaşmıştı sanki. Yine de onu son gördüğü zamandan daha ince ve gençti. Kendine iyi bakıyordu herhalde, “Belki de zengin bir koca bulmuştur” diye geçirdi aklından. Ama onun Hümeyra’sının yaşamdan beklentileri öyle farklıydı ki. Değil zengin koca, bir erkeğin eline bakmak, onun kazandığını yemek bile onursuzluktu onun için. Tabii o, on yıl önceki Hümeyra’ydı. Kim bilir…

 Son görüşmelerini hatırladı. Yine bir lokantadaydılar, daha küçük, alçakgönüllü bir lokantada. Dışarıda ince ince yağmur yağıyordu. Suskun bir yağmur, Hümeyra’nın gözleri gibi. Ne onun söylediklerini, ne de verdiği cevabı tam olarak hatırlıyordu. Sadece boğazına gelip yerleşen yumruğu. Yutkunmakta zorlandığını, ne yapacağını şaşırdığından, önündeki sudan zoraki yudumlar aldığını. Su zehir gibiydi. Hümeyra’nın sözleri de. Cümleleri sanki bir tüfeğin ağzından çıkar gibi ardı ardına patlıyor, onikiden vuruyordu. Haftalarca odasından çıkmadan çözmeye çalıştığı tuhaf, acıtıcı cümleler.

Garson yeniden başında bittiğinde, Erhan acil bir işinin çıktığı gibi bir şeyler geveleyerek yerinden kalktı. Titreyen ellerle bahşiş bırakıp kapıya yöneldi.

Dışarısı ıslaktı, yağmur yeni dinmiş olmalıydı. Elleri cebinde, bir an durup geçen arabalara baktı. Hümeyra onu görmüş müydü? Görse yanına gelmez miydi? Gelse ne diyecekti, üzerine on yılın yağmuru-karı yağmış bir aşk -kaldıysa tabii- için? Pişmanlık mı bekliyordu, gözyaşları mı? Af dileyen, hüzünlü bir Hümeyra mı, yoksa… Birden omzuna dokunan bir elle irkildi. Yüreği göğsünden çıkıp gidecek gibi çarpıyordu. Yine de hemen dönmedi, bir an durduktan sonra, ağır, vakur bir hareketle başını çevirdi.

Karşısında biraz önceki garsonu görünce şaşırdı: “Efendim?”

“Affedersin abi, içerdeki bayana çok dikkatli baktınız da.”

Bir küfür savurup gidecekken şeytan dürttü: “Birine benzettim de. Tanıyor musun?”

Garsonun yüzünde pişkin bir sırıtma vardı: “Ayıp ettin abi! Cep numarasını vereyim mi?”

 

Gülçin Manka Pazartesi, 31 Mayıs 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262