Banyodaki aynaya yüzünü yaklaştırdın. Rujun kapağını kıvırarak açıp, diş fırçalarının olduğu kabın yanına koydun. Sen hazırlanırken, kızlar; salonda çalan müziğe eşlik ederek, dans ediyorlardı. Hepiniz pür neşeydiniz. Tam bu sırada ben, evde özenle sakladığım mavi kadife kutudaki pırlanta yüzüğe bir kez daha bakıp, bu değerli nesneyi ceketimin iç cebine yerleştiriyordum. Sen endişeliydin, bana hazırlanıyordun. Kapıdan girdiğim anda, sanki bütün o uzun uzadıya hazırlıkları yapan sen değilmişsin gibi, umursamaz tavırlar takınacak, koltukta bacak bacak üstüne atıp, dimdik oturacak, tüm çabalarıma, gönül alma manevralarıma yanıt vermeyip, başını hızla yana çevirip saçlarını savuracaktın.
En çok arabada kavga edişimizi özlüyorum. Bana resti çekip inmek isteyişin, senden önce davranıp, sürücü tarafındaki kapı kilitleme düğmesine basan ben, tok bir ses, kapının kolunu zorlayan sen, kırılan ojeli tırnakların, “Senden nefret ediyorum!” deyişin… Tüm o anları yeniden yaşamak istiyorum. Yaşıyormuşsun gibi… Bunu yapmamam gerektiğini, kendime yeni bir sen bulmam gerektiğini biliyorum… Dört yıl oldu. Acım bugün gibi yüreğimde. Azalmıyor. Yerine yerleşiyor. Yayılıyor.
Vapurda hayatımın kadınıyla tanışacağım aklıma gelmezdi. Çıkış kapısının önüne konulan halata, topuklu ayakkabılarınla takılmış, düşmek üzereyken, beline sarılıp tutmuştum seni. Şaşkın bir bakış, kısa bir teşekkür, iskeledeki çay bahçesinde, soğuktan ellerimizi ovuşturarak içtiğimiz çaylar. Böyle şeyler filmlerde, romanlarda olur sanırdım. “Burcun ne senin?” diyen sesin kulaklarımda çınlıyor.
”Aa hiç boğa gibi değilsin!”
“Daha söylemeden tutturabilenini görmedim zaten. Kadınlar neden burçlara inanırlar?”
“Bilmiyorum. Nerde kalıyorsun burada?”
“Her gün bir yerde işte. Hah hah.”
Sana yalan söyledim. Hiç de anlattığım gibi çapkın biri değildim. İyi ki de değilmişim. Kadınların çapkın değil sadık erkeklere saygı duyduklarını, gelip geçici yerine sürekli ilişkileri tercih ettiklerini sayende fark ettim.
On bir vapuruna güç bela yetiştiğimiz o günü hatırlıyor musun? Biletçinin şaşkın bakışları altında, koşar adım turnikeden geçmiş, yarı yolda tökezlenip, tekrar giymek yerine eline aldığın siyah rugan ayakkabıların… Ve koşmaya devam etmiştin, arkanda ben. Vapurun açık kısmına ulaşınca, nefes nefese, sonu gelmez bir gülme krizine tutulmuştuk. Yine muzipliğin üstündeydi. Vapurun ucundaki demir korkuluklara yaslanıp, o meşhur sahneyi taklit etmiştik. Hoş, kızıla boyalı saçlarınla sen belki biraz Kate Winslet olabilirdin ama pos bıyıklarım, koca göbeğimle benden pek Leonardo Di Caprio olmazdı! Yine de oyunu bozmadan, yüzün denize, boğaza, İstanbul’a dönük, sarıldım beline arkandan, saçlarını kokladım. Hep böyle mecburiyetler olsa ya hayatta.
Bugün yalnızım vapurda. Yokluğunu martılarla unutmaya çalışıyorum. Hiç dikkat etmediğim ayrıntıları görmeye başladım. Bazı martıların gövdesi benek benek, bazılarının değil. Genetik olmalı. Ya da belki dişi martılar beyaz, erkek martılar beneklidir. Bilmiyorum. Önemi yok zaten.
O tatsız hadiseden beri çok değiştim. Eskiden sıraya girer, bir bardak çayımı alır, hareket eden vapurda dökmemeye çalışarak, ayaklarımın ucuna basa basa, boş yer arardım. Şimdiyse yerime oturup, sabırla bekliyorum, nasıl olsa garson getiriyor. Hiç gelmese de umurumda değil.
Tahta koltuklarlardan birine yerleştim, boğazı seyrediyorum. “Akan suya bakmak rahatlatır.“ derler. Haftada üç dört kere vapurla Beşiktaş’a geçiyorum. Beşiktaş iskelesinden geçerken gözüm o biletçiyi arıyor. Göz göze gelsek, beni tanısa, yanına gidip “Biliyor musun? O öldü” desem... Ne derdi acaba? Belki de başka bir yerde görevli artık. Hiç göremedim onu bir daha.
Doktorumun tavsiyesine uyarak, beni rahatlatan, mutlu eden şeylerin bir listesini yaptım. Bana anlattığına göre; insanlar depresyondayken, kendilerini eğlendirecek şeyleri keşfedemez ya da hatırlayamazlarmış. Böyle takılınca, evde dibe vurunca, açıyorum listeyi, gözümü kapatıp, parmağımı rastgele birinin üstüne koyuyorum, kurala göre, hangisi gelirse gelsin mutlaka yapmam lazım. Bazen Sarıyer de börek yemek denk geliyor. Zor oluyor ama yine de kuralı bozmayıp yapıyorum. Dört vasıtayla, tam iki saat sürüyor. Börekçiye ulaştığımda, bahçede köşedeki masalardan birine oturup, ayaklarımı uzatıyorum. Böreği hep sütle yerim ben. İçerim mi demeliydim? Böyle yazdıkça dile daha takıntılı hale geliyorum. İyi bir şey mi bu bilmiyorum. Herhalde iyi birşey.
Mavi bir radyo vardı annemden kalma, ses düğmesi bozuk diye nicedir tavan arasında durur. Aldım başucuma koydum. Bir de sevdiğim, hep benim çok beğendiğim parçaları çalan, bir radyo istasyonu keşfettim. Açıyorum o istasyonu ve hayallere dalıyorum. Bazen tabii mayına basıyorum. Senin sevdiğin bir parçayı çalıyorlar. Başlıyorum ağlamaya. Ne tuhaf değil mi? Yani bu kadar çok ağlamam. Yaşlı kadınlar gibi oldum. Televizyonda bir film izliyorum, örneğin annesi ölen bir çocuk, araba altında kalan bir kedi, hemen duygulanıyorum, gözlerim yaşarıyor. Sonra sakinleşiyorum, bir müddet iyi hissediyorum kendimi. Başka şeylerle uğraşıyorum, seni unutuyorum bir süreliğine ama neye yarar, sonra bir zayıflık anında, ayakparmağımı kanepeye çarptığımda ya da ekmeği keserken bıçağı elime oturttuğumda, o en keyifsiz anımda aklıma geliyorsun. Başetmeye çalışıyorum. İnan bana ayakta kalmaya çalışıyorum ama işte olmuyor.
Ölüye mektup yazılır mıymış? Yazılır evet. Gider mezar taşına bırakırsın. Mektup yazılmazsa mezarlık ziyareti de yapılmaz o zaman. Yine sinirlendim işte. Konu şu ki sevgili…sevgili… Adını anmamalıyım. Ağlama krizlerine tutuluyorum çünkü.
Mutlu mutsuzluklar mümkündür aslına bakarsan yani mutsuz da olsan bir şekilde o duygusal lağım çukurunda pekala mutlu olabilirsin. Domuzlar gibi. Ben de böyle olacağım. Mutsuzluğum herkesin en keyifli olduğu anlarda yaptığım soğuk, karamsar şakalarda belli olacak. Her olumlu olayda, tatsız bir yan bulacak, hep en kötü ihtimalleri aklıma getirecek, huysuz huysuz oturacak, herşeyden şikayet edeceğim.
Şüpheli gerçekliklere inanmak karakterimin bir parçası galiba. Bir türlü kurtulamıyorum bu huyumdan. Affedememekten de. Sen öldükten sonra yaşamaya cüret ettikleri için her kadından nefret edeceğim. Senin güzel vücudunu solucanlar kemirdiği için bir daha asla bir kadının bedenine o şekilde dokunmayacağım. Senin ince beyaz boynun, toprakta bir kemik parçasına döndüğü için bir daha hiçbir kadına arkasından sarılıp, saçlarını iki yana ayırıp, ensesine tüy gibi hafif bir öpücük kondurmayacağım. Bir daha, bir daha asla kıpkırmızı dudaklara kenetlenip, ab-ı hayatı bulmuş gibi tutkuyla öpmeyeceğim bir kadını.
Sana çarpıp kaçan, şimdi elimde, trafik müdürlüğünde görevli rüşvet çetesinden edindiğim fotoğrafı, adı, adresi olan o serseriyi bulacağım. Ona ne mi yapacağım? Çok fazla bir şey değil! Alkollü araba kullanmanın, halka açık bir caddede son sürat giderken, bir kadına çarpıp kaçmanın, milletvekili babasının torpiliyle cezaevinde yatmaktan kurtulmanın, insan sağlığına ne kadar zararlı olabileceğini, ölmüş amcamdan kalma dağevinin bodrumunda ona anlatacağım.
Cevap ver… seslen bana… O eski günlerdeki gibi elimi tutup, yanağına bastır. Başını göğsüme yasla. Saçma sapan sorular sor, doğmamış çocuğa don biç, kız sana, oğlan bana benzesin, senin istediğin gibi… Pembe panjurlu bir evde yaşlanalım, ellerinde çikolata paketleriyle ziyaretimize gelsin torunlarımız ve sen sallanan sandalyede sevgiyle ve özlemle gözlerimin içine bak.
Sisli bir aralık sabahında, bağdat caddesinde, elinde bir paket poğaçayla karşıdan karşıya geçmeye çalışmamışsın gibi, yaşıyormuşsun gibi, vazgeçmişsin gibi, o gün evden hiç çıkmamışsın gibi. Aslında o gün eve gelen misafirlerin poğaça sevmediğini ya da alışverişin uzadığını, dışarı çıktığında, kırmızı bir Mustang’in çarpıp kaçtığı, yerde yatan bir kızı gördüğünü, şakaklarından dudakları renginde koyu bir kan sızan kişinin gerçekte sen olmadığını söyle bana. Söyle bana güzellik söyle ki şu filmi geriye sarayım. Söyle, konuş…
Başucumdaki kilitli çekmecede sakladığım bu tabancayı görmüş müydün hiç? Bunu şimdi alıp da masamın üstüne koymam aptalca. Her üç satırda bir kalemi bırakıp, silahı başıma dayayıp, vazgeçmem de aptalca…
O sabah tıpkı üç yıl önceki gibi seni almaya eve geldiğimi, cama taş atıp, annenden gizli seni arabaya aldığımı, caddeden dört sokak ötedeki arkadaşımın evinde kucağımda sen, bir ilkbahar sabahını patlayan çiçeklere, uçan kuşlara bakarak geçirdiğimizi, yükselen güneşin dizlerimizi ısıttığını ve senin o caddeye o gün hiç çıkmadığını söyle bana. Söyle yoksa delireceğim! Söyle yoksa cinayetler işleyeceğim! Söyle yoksa o haytayı, bir ev bir araba karşılığında, serbest bırakan hakimi ondört yerinden bıçaklayacağım, söyle yoksa ölen genç kadının kazada sekizde altı kusurlu olduğunu iddia eden savcının beynini av tüfeğiyle uçuracağım söyle… Söyle bana. Söylemezsen kendimi boğaz koprüsünün en kalabalık yerinden boğazın mavi sularına bırakacağım. Söyle söylemezsen eğer çok kötü olacak.
Galata kulesine dokunsan yakalayacakmışsın gibi yakın duran o gece kulübünde terasın korkuluklarına yaslanıp, heyecanla bir bir anlattığım Cenevizliler ve Bizans tarihi konferansıma dudaklarıma götürdüğün işaret parmağınla son verişin, şaşkın gözlerle sana bakan ben ve “seni seviyorum” derken yüzündeki yaramaz kız çocuğu bakışı. Utangaçlığıma bayılıyor oluşun, beni olduğum gibi kabullenişin, bir yetimhanede geçen çocukluğumda hiç tatmadığım duygularla beni tanıştıran sen…. Zihnimi kaplayan varlığın, ellerim kadar gerçek vücudun …
Şimdi beynimden çık, karşımdaki sandalyeye otur “Ne oldu sana böyle?” diye sor bana. Çenemi tut, başımı yukarı kaldır, saçlarımı yanlara ayır avuçlarınla ve yanaklarımdan öp. Hasta olduğumda geldiğin gibi gel, elini alnıma koyup ateşime bak yine. Çok içtiğim için payla beni. Çok yediğim için gülümse, sensiz yapamadığım için küçük gör beni ve sadakatimi zulmünle sına…
Yeter ki yeter ki o gün orada o arabanın hemen önünde karşıdan karşıya geçiyor olma, yeter ki kıpkırmızı bir motor kaputuna çarpıyor olma başını, yeter ki sen yaşa ben öleyim….
Televizyonda en sevdiğin filmi göstersinler,eteklerini savurarak danset o çingene kızı gibi. Saçını elinle ağzına götürüp komiklikler yap yine. Tıpkı o günkü gibi koca bir yastıkla omuzlarıma vur. Sandalyeyi salla, ben salondaki ampulü değiştirirken, otobüste yanımızda oturan yaşlı kadının sivilcelerine kıkırdayarak gül. Sen hep o yaramaz kız ol. Hiç dinleme beni. Markette kasiyer kızla kavga et. Elinde beyaz bir sopayla, karşıya geçmeye çalışan, kör bir adama yardım et, elinle durdur gelip geçen arabaları. Sen yine o eski sen ol.
Ruhumu seninle doldur. Asık suratlı, karamsar bir adamı, dünya zevkleriyle, iyimserlikle, sevecenlikle ve insan sevgisiyle tanıştır yeniden. Göğsüme yaslanıp “Lütfen!” diyerek vazgeçir beni kavgadan. Gözlerim ateş saçsın, omzunun üzerinden, sana laf atanlara. Göğsümden iterek uzaklaştır beni. Ayaklarım geri geri giderken, yakası açılmadık küfürler edeyim haykırarak. Cebimde sımsıkı tuttuğum sustalı kayıp gitsin elimden, gözlerine bakarken. Alay et benimle. Kareli gömlekler, kırmızı papyonlar, kalp şekilli donlar al bana yine. Soytarıya çevir beni.
Ne olurdu birileri ölüleri diriltmenin, zamanı geriye almanın bir yolunu bulmuş olsaydı, herşey bir rüya, bir kâbus olmuş olsaydı keşke.
Artık sözlerin, çabalamaların, tırmalamaların, ayakta kalmaya çalışmaların sonuna geldim. Savcı, o serseri ve hâkime gelince, yataklarında ecelleriyle gebersinler. Onların kanıyla elimi kirletmeyeceğim. Sen böyle olsun isterdin çünkü. Masum ve tertemiz geleceğim yanına. Bundan başka bir dünya daha var. Bunun kadar kötü, adaletsiz, acımasız olmayan. Mutluluğun hayat denen tiyatro oyununda bir görünüp, bir kaybolan, kısa bir sahne olmadığı bir dünya var. Seninle orada karşılaşalım tekrar…


