Sabah olmuş, hiç farkına varmadım. Gökhan’ın sesini-beni özellikle uyandırmaya çalışmıştı- duyduğumdan beri uyumadım zaten. Sabah altı buçuktu sanırım. Pantolonunu bulamamış, bağırıyordu. Oralı olmadım. Hiçbir yerli değildim. Tekrar uykuya dalacak kadar donmuşum. Perdelere boş boş bakıp havanın nasıl olduğunu pencereyle perde arasındaki daracık boşluktan tahmin etmeye çalıştım, parçalı bulutlu olduğuna karar verdim ki bu terimi normal hayatımda hiç kullanmadığımı fark ettim. Dün olanları hatırlamadım. Alnımı kaşıdım. Üzerindeki belli belirsiz sivilceleri hissettim. Kaç tane olduğunu hızlıca elimi alnımın üzerinde gezdirerek saydım, her seferinde farklı çıktı. Elimin içine baktım. Ne kadar bilmiyorum, görüntü buğulanınca kendime geldim. Işık açık, yine de uyuyabilmişim, hayret. Kalktım, ayaklarımın altı zeminle buluştu, ökçelerimden yukarı tüm vücudum ürperdi. Evi şöyle bir gezdim. Perdeyi açıp kolumu pencereye, alnımı koluma dayadım. Karşıda dairedeki yaşlı amca kalkmış, kahvaltısını topluyordu usulca. Seyrettim, ne kadar bilmiyorum. Kendime geldiğimde masada mavi pötikare örtü, üstünde boş turuncu-siyah renkli vazo vardı. Amca –İsmini Adnan koydum- terasındaki kurumaya yüz tutmuş ağaca benzer çiçeğini suluyordu çaydanlıkla. Pis balkondan aynı terliklerle içeri girdi. Beni görmedi. “Adnan Amca! O çiçek kurumuş, boşuna uğraşma!” diye bağırdım, beni duymadı, sağır ihtiyar. Ancak televizyonu aç seyret bütün gün. Salona geçtim. Öyle ya, ablamlar buradaydı dün gece. Bir de arkadaşımla kocası. Zavallılar ne de mutlu görünüyorlardı. Onlar gidince Gökhan’la bağrıştık. Münasebetsizler sabah onun çalıştığını bile bile neden o saate kadar oturmuşlar, onlar yüzünden gömleklerini ütüleyememişim diye söylendi. Sabah erken kalkacakmış benim işim gücüm yokmuş bari bunu yapsaymışım. Masanın üstünde akşamdan kalma tabakları, bardakları, tencereleri, kurumuş zeytinyağlıları, yeri değişmiş koltukları, kaymış kilimleri, çamaşır odasında açık ütü masasını, bulaşıkla dolu mutfak lavabosunu, tıka basa dolu buzdolabını, kirli çay ve kahve fincanlarını inceledim. Hiçbir şey hissetmedim. Bugün Pazar. Gökhan mesaiye gitti, yani öyle dedi. Bu ara sürekli mesaide. Tuvalete gittim. Aynaya baktım. Kimseyi göremedim. Musluğu açmışım. Sesiyle kendime geldim. Yüzümü yıkamadım. Tuvalete çamaşır suyu döktüm. Fırçaladım, kaç dakika bilmiyorum. Musluğu açtım, duşun altına girdim. Pijamalarımla girmişim. Islandığımda anladım. Bir süre sonra pijamamın koyu pembesi mora döndü, bedenime yapıştı. Çekip bıraktım, tekrar yapıştı. Gökhan’ın yüzüme tükürdüğünü hatırladım. Elimi suyla doldurup akan suyla yüzümü tekrar yıkadım. Tükürük değil de ağız kokusu kalmış olabilir yanağımda, işte buna dayanamam. Sabunu aldım. Saçlarımı ve vücudumu pijamamla beraber sabunladım. Durulandım. Kaç dakika bilmiyorum. Çıktım. Kurulanmadım. Pıt pıt akan sularla akşamdan kalma masanın başına oturdum. Televizyonu açtım. Müzik kanalı buldum. Bir yandan kurumuş zeytinyağlı dolmayı yedim, bir yandan oynamaya başladım. Sarışın bir kadın dört dörtlük ritimde bir şarkıyı bağırarak söylüyordu. Dans ettim, kadının hareketlerini taklit ettim, çok eğlenceliydi. Balkona çıktım, içim ürperdi, kurumamışım daha. Bir cenaze kalkıyordu aşağıdan. Balkondan iyice sarkıp inceledim. Tanıdık birileri sanırım. Yukardan saçlarını benzetmeye çalıştım ama çıkaramadım. Apartmanın önündeki sahada futbolcular ısınıyor. Futbolculara tezahürat edip el salladım. Herkes bana baktı, cenazedekiler de. Masanın üzerindeki akşamdan kalma rakı dolu bir kadehi alıp tekrar çıktım. Şarkı söylemeye başladım. “Sana kırmızı çok yakışıyor” Kadehi Müzeyyen Senar gibi çevirmeye çalıştım, elimden düştü, katılırcasına güldüm. Dağılan parçaları toplarken elim kanadı, kanayan yeri ağzıma alıp emdim. Baktım durmuyor, kadehe rakıyı doldurup elimdeki kanı karıştırdım. Beyaza dönmedi ama, rengi sevdim. Tadı da hiç fena değilmiş. Sonra kan durdu, ben de kolumun üst tarafından tekrar kesip biraz daha doldurdum. Neyse iyi kesmişim, kan epey aktı. Acaba başka yerden kessem tadı farklı olur muydu diye düşündüm, bir dahaki sefere denerim. Sigara aradım. Yok. Bakkal, bakkal, Kemal Efendi diye seslendim. Nerde bu geri zekalı. Yukarı bakkalı aradım. “Ne yani getiremiyor musunuz? Yirmi liralık ne alayım ben şimdi? Hepinizin Allah belasını versin.” Masadakilerin hepsini masa örtüsüyle beraber alıp lavaboya koydum. Tabakların bir kısmı kırıldı, ay takım bozuldu, annem çok kızardı. Ama Gökhan’ın annesinin aldığı takım bu, kızmaz. Tam olan var mı? Yunan müziği koyup bütün tabakları kırmaya başladım. Meğer ne zevkliymiş, bir iki zorlandım, sonra alıştım. Oldu olacak bir de ceket yakayım dedim. Gardıroba gittim. Kapısını açınca Gökhan’ın parfümünün kokusu yüzüme çarptı, hemen kapıyı kapattım. İçerden oda spreyini getirip üstüne sıktım. Bir de sarımsak soydum. Kazakların arasındaki lavanta torbasından lavantaları yere saçıp sarımsakla doldurdum. Yerdeki lavantaları ayağımla iyice ezdim. Ayağımın altı mis gibi lavanta koktu. Tabak kırıklarına basmışım herhalde, kanamaya başlamış. Hala Yunan müziği çalıyor. Televizyondaki müzikle birbirine karışmış. Hiç fena değil. Radyoyu da açtım. Dünkü kanalın yeri. “Leyla bir özge candır” çalıyor. Tekrar gardıroba gittim, içinden Gökhan’ın en sevdiği takımının ceketini aldım. Damatlığı bu galiba, ütü masasını üzerine koydum, ütüyü fişe taktım. Ayağımın altındaki kan tam kurumadan birkaç damla daha rakıya doldurdum. Kan kokusuyla lavanta kokusu karışmış, yakıştı bence. Ateş aradım. Salondaki sehpanın üstündeki gümüşlükte olacaktı bir tane. Yok. Mutfaktaki ikinci raf. Yok. Geri zekalı bakkaldan istesem mi acaba tekrar? Aradım. Çabuk bana bir şişe rakı, bir Winston Light, yok yok kırmızı kısa Marlboro olsun, bir tane de hayır, üç tane de çakmak, oldu mu yirmi lirayı geçti mi, rahatladın mı? Huzur Apartmanı, on bir numara çabuk ama. Bana ne, ne anlatıyorsun, bahane mi bunlar? Hepsi aylak, hepsi kokuşmuş, herkes yalancı olmuş. Ütü masasına pantolonun üzerinden ütü izini çıkardım. Çok kullanılmış nesneleri severim ben. Kullanıldıkları belli olsun. Yıllandıkça güzelleşir her şey. Mesela benim kırışıklarım. Otuz yaşından beri biriktiriyorum onları. Aslında biraz daha derinleştirebilirim bu tabak parçalarıyla, hem tadına da bakmış olurum. Rakım nerdeydi, balkonda mı? Ay bu ne gürültü, bok var gol attınız!! Ne oldu şimdi? Bravo, bravo! Ne oldu beğenemediniz mi? A merhaba Feride Hanım, hamdolsun, bakkaldan sipariş bekliyorum, içerde ütüm var, hadi iyi günler. Tamam, bu iz de çıkmış. Ama simetrik olmadı, şuraya da bir iz lazım. Gökhan’ın gömlekleri vardı onları da ütüleyeyim de, rahat etsin adamcağız. Oh, mis gibi sarımsak kokmuş gardırop. Bakayım, a bak bu mavi olan iyi ütülü değil, tekrar ütülemek lazım. Şu pantolonu da çift çizgi olmuş. Sonra şirkette benim için neler derler değil mi? Koca muhasebe şefi, günde on sekiz bin rakama bakıyor, kafası şişiyor Gökhan’ımın. Önce yaka. Kaynanam çok kızıyor buna, ama ben annemden böyle öğrendim. Şöyle kolalı gibi güzelce ütüleyelim. Ay kadehim yine yok, daha tabakları da kıramadım hem. Nerde kaldı bu bakkal? Telefon. “Alo, evet iyiyim ne oldu ki? Aman, her zamanki tartışmalarımız işte abla, takma kafana sen. Yok ayol keyfim yerinde. Yapar böyle huysuzluklar arada biliyorsun, tanırsın onu içinde kötülük yoktur, melek gibidir aslında. İşten kovuldum ya ona canı sıkkın biraz, araba için kredi alacaktık tam, evet tabi ama kıyamam ya, çok istiyordu o arabayı. Niye geleyim yahu, evim var barkım var. Hadi canım öpüyorum. Ne sesi, ha, biraz müzik açtım, temizlik yapıyorum. Hadi canım Ahmet’e çocuklara çok selam.” A, gördün mü gömlek yanmış, tüh yazık oldu, toz bezi olacak mecburen, iyi kurular bu kumaş, deneyeyim bakayım, gerçekten güzel oldu. Neyse şu pantolonu ütüleyeyim ben de. Bu pantolonu hatırlıyorum. Geçen yılbaşında hediye etmiştim ceketiyle Gökhan’ıma. Bir teşekkürü zor etmişti ama ne yapsın o kayınbabam olacak adam inceliği öğretmemiş ki. Özür dilediğini hele hiç duymadım. Ama ben anlıyorum. Şöyle azıcık başını eğince hemen sarılırım. O da utanıp kaçar. Canım benim. Nasıl da utangaçtır. Hiç arkadaşlarımla görüşmek istemez. Zaten uzun zamandır ben de görüşmüyorum. Neyse ki facebook var. Bütün güzel fotoğraflarımızı koydum. Arada bir buluşuyorlar onlar ama Gökhan’la aramız bozulur diye ben gitmiyorum. Kıskançtır biraz ama beni sevdiğinden tabi. İki insan göreceğim diye huzurumuzu bozmanın manası yok. Geçen gitmek istedim, bütün gün surat salladı, kıyamam ben ona, dudaklarını bir sallandırıyor, çok tatlı oluyor. Bunun kanı azaldı bence. Biraz da baş parmağımı keseyim. Ne biçim bıçak bu, daha keskini lazım bana. Tamam bu daha iyi. Ne güzel akıyor ılık ılık. Bu defa biraz daha koyu oldu. Gerçekten çok lezzetli, bir yemek kitabı yazmalıyım. Zaten hep hayalimdi. Pınar Altuğ bile yazdı, çapkın kadın. Hem ben de az daha Gökhan’ı aldatıyordum en yakın arkadaşı Salih’le. Çok kötü bir isim biliyorum ama onun kadınlara olan ilgisine bayılıyorum. Sürekli kız arkadaşı oluyor. Bir keresinde Gökhan eve gelecekti ama işi çıktı. Salih’i davet ettiğini unutmuş. Vardır böyle saflıkları, canım benim. Sonra Salih geldi birden. Ben de buyur ettim. Mecburen canım, gelen misafir geri çevrilir mi? Oturduk, yemek yedik. Bana kendinden bahsetti, aslında benim gibi akıllı, becerikli, güzel bir kadınla evlenmek istediğini ama çevresindekilerin bana benzemediğini söyledi. O sırada masada oturuyorduk, saçımı eliyle okşadığı anda telefon çaldı. Gökhan. Salih gelecekmiş unutmuş, keşke hiç hatırlamasaydı. İşte yemek kitabımın sonu. Ondan beridir Salih’i dört göze bekler oldum. Ne zaman gelse en güzel elbisemi giyerdim, ta ki o kadınla gelinceye kadar. O kıvırcık küt saçlı, karga burunlu yerden bitme kadınla. Pantolon yanmış, tüh yazık oldu. Evlendiler. Bu bakkal da nerde kaldı? Ne zaman Salih’i düşünsem sırılsıklam oluyorum, göğüslerimin ucu setleşiyor, ağzım sulanıyor. Pek çok kere gözümü kapatıp Salih’miş gibi Gökhan’ımla seviştim. Seviştim derken, bizimki o kadar uzun sürmüyor. Gözümü açtığımda bitmiş oluyor. Yorgun o da ne yapsın, kolay mı on sekiz bin rakama bakmak, karısına bakamıyor sonra tabi. Bu konuda rekoru olduğundan eminim. Her şeyde birincidir benim kocam. Canım benim. Ay dur şu kravatını da ütüleyeyim. Ah ne vefalıdır o. Hastaneye bebeği kontrole gelemedi, sürpriz yapacaktım, aramız bozuktu, düzeltecektim. Saçımdan tutup başımı geri çekmişti bir önceki gün ama bana fiske vurmadı Allah için. Sonra da küsmüştü. İçlidir biraz, ağladı da, canım. Hastaneye gelmeyince ben de bebeği aldırdım. Sürprizdi gerçi, gelseydi aldırmazdım belki. Doktor çok kızdı, ona neyse? Bir daha çocuğum olmayabilirmiş. Üzüldüm. Ama yirmi dört saat sürdü sanırım. Rüyana giriyormuş, günahmış, insan öldürmekmiş, hiç hissetmedim. Tıpkı bugünkü gibiydim. Bir gol daha attılar, bravo bravo, salak kaleci bu kaçıncı gol? Kaleci olmak da zor, on bir de birsin. Kim kaleci olmak ister ki? Kim beklemek ister oynamaktansa? Gol atmak gol yememekten daha iyi olabilir mi? Hem her iki taraf da gol yemeli ki tadı çıksın oyunun, futboldan anlamam mı gerekli bunun için? Gökhan’a bunu bir türlü anlatamıyorum. Beraberlik kadar aşağılayıcı bir skor olamaz. Boşuna koştur dur. Boşver Kaleci üzülmeeeeee, yanındayııııııımm!! Ne yaptı öyle eliyle koluyla bana, a terbiyesiz, doyamadın sen, inşallah daha çok yersiiiiiiiiiiinnn!!! Kimseye iyilik yaramıyor. Nerde benim sigaram? Uf hala gelemedi bakkal! Bu rakının kırmızısı azalmış yine, biraz da dizimden keseyim. Tam çocukluğumda kalan izin üzerinden, daha kötü görünemez zaten. Hıh, şöyle, buranın rengi farklı galiba. Daha bir koyu. Ay başım dönüyor. Kapı. Nihayet. Nerdesin sen? Para mara yok, söyle o ustan olacak bakkala, deftere yazsın. Para bırakmayı unutmuş Gökhan Abin dersin, akşama geçerken öder. Kemal Bakkal yazıyordu ama, nerde o kahrolası herif? Ya, Allah rahmet eylesin. Aşağıdaki cenaze onun muydu? Sarhoş zenci mi öldürmüş, kim iftira diyor, kalp krizi miymiş? Ne diyorsun anlamıyorum, hadi güle güle!! Demek ölüye bağırmışım. Hahaha! Nerde bu çakmak, hah, burada. Ceket de burada, tamam şu müziğin sesini açayım da havaya girelim. Mesaj “Özür dilerim”. Mesaj “Hahaha!” Hadi şerefe, hey salak kaleci beş olmuş n’aber? Hey zenci, gel beni de öldür!”


