anasayfa altMetin Kurmaca Sakız Vakası


Sakız Vakası

e-Posta Yazdır PDF

Her şeyi önceden tasarlamıştım. Ana hatlarıyla planlamış olduğum hikâyeyi yazmaya giriştiğimde tökezlemeden ve sonuna kadar başka yöne sapmadan ilerleyeceğime emindim. Hem zaten, -yarattığım karakter aldı başını gitti, ona mukayyet olamadım- tarzı coşkulu deneyimler yaşayabilenlerden olamamıştım. Pek de akıl erdiremezdim ya, bir karakter nasıl alır başını giderdi, başını alıp gitmek bir yana, benimkileri kazık yutmuş gövdeleriyle ancak ittire ittire mevcudiyetlerinden bir parça öteye taşıyabiliyordum. Bununla birlikte, zaten başlarında her daim tam teşekküllü nöbet tuttuğum için, öyle alıp başlarını gitme şansları olmuyordu. O fırsatı bir kere tesadüf eseri yakalarlarsa da, bir daha geri dönmeyeceklerini biliyordum.

“Artık biraz rahat bıraksana onları” demişti Ferda, ertesi gün buluşmak için telefonlaştığımızda. İşte Ferda yine her zamanki güçlü ve kendinden emin ses tonuyla, tıpkı rüyalarımda olduğu gibi konuşurkenki yüz ifadesini temcit pilavı gibi önüme getiriyordu ama olsun, hiç ummadığım bir anda yakalamıştım ya sözlerini, üzerinde kafa yormaya değerdi. Uzun zamandır ilk defa doğru bir tespitte bulunduğunu düşünmüştüm. Hem son haftalarda aynı rüyanın farklı sürümlerini görüyor olmamın başka bir açıklaması olamazdı; karakterler ete kemiğe bürünmeliler, eti benim kemiği senin, eti nerede, kemiği burada, kemiği elimde kaldı, her sabah uyandığımda aynı koku, her sabah aynı koku, çalar saat etkisi olarak kabullendim, et kokusu, eti burada, kemiği nerede, eti elimde kaldı, üzerinde pek de kafa yormadım, yoramadım… Bu şekilde devam ediyor, tekrar başa dönüyordu, tekrar, tekrar başa; yönetmenin ısrarla tüketmek istediği bir nakaratın içine serpiştirilen diğer rüyaların, seyircileri oyalayacak çerezlerden bir farkı olmadıklarını hissedebiliyordum.

Ferda ile dostluğumuz, hani şu çocukluk arkadaşlığı kıvamında, yıllar geçtikçe farklı yolları seçen ama birbirleriyle görüştüklerinde her ne kadar anlaşamasalar da, içtenliklerini kaybetmeyen, her buluşmalarına bıraktıkları yerden devam edilebilen cinstendi. Belli aralıklarla görüşmemiz icap ediyordu, o aralığı zaman zaman telefon ve e-posta üzerinden askıya alıp uzatabiliyorduk ama bir yere kadar idare edebiliyorduk, aksi takdirde ikimizin de içine bir çeşit eksiklik duygusu çörekleniyordu. Zaman zaman yargılasam da, çok okuyan ama iş yazmaya gelince, kendi deyimiyle, iki kelimeyi bir araya getiremediğini düşündüğü için baştan o işe hiç girişmeyen Ferda’nın görüşlerini önemsiyordum da bir yandan. Küçüklüğümüzde, sürekli ürkütücü hikâyeler uyduran ve biz inanmadıkça daha da abartıp bir şekilde bize bunları inandırana kadar devam eden Ferda’nın sonunda ilgi odağı olmak istediğini anlamış olmama rağmen, anlattıkları yüzünden geceler boyu kâbus gördüğüm olurdu. Ferda daima sokağa en geç çıkıp eve en erken dönenlerdendi; buna rağmen, bizden birkaç yaş büyük oluşunun etkisiyle onun yanımızdaki varlığı, özellikle de Ahmet ortalıkta terör estirdiğinde bize güven verir, o çocuğa hayallerimizi anlatmamamız konusunda bizi sürekli uyarırdı. Turbo sakızından çıkan araba çıkartmalarını biriktiren Ahmet, her sokağa çıktığında önce kum havuzuna doğru gidip elini yüzünü kumlarla ovalar, gelen geçene laf atar, otların içinden böcek toplar, herkesin gözü önünde onları ayağıyla çatır çutur ezerdi. Apartmana yeni taşınan Ceren’e hediye etmek için sık sık bakkal amcaya çaktırmadan mabel sakızları aşırır, her gün otoparktaki arabaları sayar, dikkatle inceler, taşlarla üzerlerine çarpı işaretleri çizerdi. Bir gün, -yapma, bizim arabamız o- diyerek koşuşturan Ceren’in arkasından biz de koştuk; Ferda elindeki mısır koçanını Ahmet’in kafasına fırlattı ama isabet etmedi. Ahmet çamurlu elleriyle sakızın kâğıdını yırtıp ağzının içine sığdırmaya çalışırken, salyaları akarak, “Turbo varken ancak sizin gibi aptal kızlar tipitip çiğner,” dedi. Yere oturmuş ağlayan Ceren’e döndü, “aptal, bu külüstür sizin arabanız değil bir kere, dedenin arabası! Hem baksanıza, bu kara böcek anneannesine anne diyor, duydum. Yalancı. Hepiniz aptalsınız.” Ferda -bak gördün mü ben sana söylemiştim- surat ifadesiyle, gidelim buradan, diyerek bizi çekiştirdikten sonra kulağıma şu sözleri fısıldamıştı: “Dediği doğru, ben de duydum, ama sakın bu çocuğa oyunlarımızdan bahsetme, hayaller çalınırsa çok kötü şeyler olur.” Saçmalama, demiştim, hayaller çalınmaz, çalsa bile ne olacak ki, hem belki farkında olmadan herkes benzer şeyler hayal ediyor. “Çok safsın”, dedi Ferda “Bizi üzebilir, Ceren’e ne dediğini gördün.  Aslında bence o da bize benziyor ama saklıyor.” Tabii ki çok ciddiye almamıştım sözlerini, Ahmet gibi bir çocuğun neresi bize benzeyebilir ki, diye düşünmüş,  herhalde hayallerini saklıyor, ne olacak yani, bana ne, diye kestirip atmıştım. O günden sonra, Ahmet’in başka arabaları da çizmeye devam ettiğini gördük, ta ki bir akşamüstü, ana caddeye çıkan dar patika yolda son model bir arabanın arkasından pişkin bir gülüşle bize dil çıkarmasına kadar. Ceren ayağı takılıp yere düşene kadar arabanın arkasından koşuşturunca, Ferda kıs kıs gülerek, çok iyi oldu bu, artık prenses taklidi yapmayı bırakacak, demişti. Kendi yaptığı en ufak bir yanlışı veya dikkatsizliği asla affetmediği için günlerce boynu bükük dolanan Ferda’nın Ceren hakkında hemen acımasızca yorum yapabilmesine şaşırmıştım. Hem zaten Ferda’nın her oyunda kazanan olmak istediğini, kaybetmeyi bir türlü gururuna yediremediğini, bir kere kaybederse küsüp günlerce sokağa çıkmadığını hepimiz öğrenmiştik. Ahmet’i arabanın içinde gördüğümüz o günden kısa bir süre sonra apar topar taşındıklarını tesadüfen öğrenince, rahatlayacağımız yere üzülmüş, diğerlerinin aksine bizimle aynı kum havuzunda oynadığı için kötü bir çocuk olmadığına oy birliği ile karar vermiştik. Üstelik Ceren’in derinden sarsıldığını, günlerce ağladığını görünce çok şaşırmış, bizden gizli turbo sakızı biriktirdiğini itiraf ettiğinde biraz da gocunmuştuk.

İş çıkışı buluştuğumuz o gün, Ferda her zamanki gibi gecikmişti ama artık onun bu huyunu kabullendiğimden eskisi gibi söylenmiyordum, üstelik oğlunu yuvadan alıp gelecekti, trafik ve elinde olmayan başka sebeplerden ötürü nispeten daha az gecikmeli olarak sözleştiğimiz yere gelebilmişti. Hemen Cenk’in ne yaptığını sordu, yeni evime alışmış mıydım, yazık olmuştu, mahkeme nasıl bu kadar çabuk sonuçlanmıştı, neden öyle alelacele karar vermiştik ki, Cenk’i de severdi ama ben onun için daha önemliydim, iyi miydim ve daha bir sürü meraklı artçı şok sorusu. Demir’in de bizi dinliyor oluşunun etkisiyle olsa gerek, kısa kısa cevaplarla geçiştirdiğim soruların ardından, Ferda bir anda İzmir’deki kayınpederinin doğum günü olduğunu hatırlayıp, kusura bakmamamı, hazır aklına gelmişken iki saniye onu araması gerektiğini söylemişti. Ses tonunu bir nebze inceltip oradaki hava durumunu ve kaç yaşına bastığını sorduktan sonra, ne demek, siz daha genç sayılırsınız, dedi, birkaç kibar kahkaha atıp telefonu kapadı, bana döndü:

“Ya kızım, geçenlerde acayip bir şey oldu, oğlanı dişçiye götürmüştüm ya, nasıl olduysa dönüşte sigara içmeyen nadir taksicilerden birine rastladık ama arabanın içine sinmiş bir kere, berbat bir çam ağacı esansıyla da karışmış, kendimi o ağır kokuya kaptırmış gidiyordum ki... Nereye gideceğimizi bilmediğim geldi aklıma. Aslında biliyordum tabii ki, insan bilmez mi, ama hani olur ya, birkaç saniyeliğine boşluğa çekilir gibi olursun, ne diyeceğini bilemezsin, Demir taksi şoförüne eve gidiyoruz dedi, ben de telaşla Şişli’ye dedim, ama ne alaka, Şişli nerede, bizim ev nerede…”

O anlatırken ben de unuttuğum bir şeyler olduğunu sezinliyor, varacağımız yere gelmeden yapacaklarımı tek tek zihnimde canlandırıyor, bulduğum boşluklara yerleştirip eve varmadan hissettiğim eksikliği gerçekleştirebileceğimi umuyordum. Ferda heyecanla anlatmaya devam ediyor, zamanı geçmiş boyalı saçlarının dibinden bir iki firketeyi çıkarıp çıkarıp tekrardan takıyor, taksinin içindeki floresan ışık Demir’in meraklı gözlerine yansıyarak farklı renklere bürünüyor, kendi kendine okumayı öğrenmeye çalışan çoğu çocuk gibi yoldan geçerken gördüğü yazıları okuyor, okuyabildikçe kendine güveni geliyor ve sesini gittikçe yükseltiyor, koku, sabah uyandığımdaki koku, gittikçe artıyor, arttıkça yeni uykudan uyanmış halimden geriye doğru gidiyorum, uykum gelmeye başlıyor, Ferda bir anda zıplıyor, pekiyi-pekiyi-pekiyi, hepsi pekiyi! bana dönüyor, senin? pekiyi-pekiyi-pekiyi, matematik iyi. Ceren? pekiyi-iyi-iyi, hayat bilgisi orta, davranış notlarımın hepsi pekiyi! Ahmet araya giriyor, senden çok iyi bok böceği olur, davranış notları dersten sayılmaz bir kere, aptal, onlar gerçek notlar değil ki. İğrenç, diyorum, bok böceği mi, Ferda, çabuk gel buraya, Ceren ağlıyor, Sindirella elbisesini çekiştiriyor, bok böceği olmak istemiyorum ben, diye tepiniyor. Ferda, Ahmet’e bağırıyor, senin karnen nasıl söylesene, Ahmet, size ne, diyor, bana bakıyor, çarpma işlemini sonradan mutlaka böleceksin, sağlamasını yapacaksın, o zaman pekiyi alırsın matematikten. Dün annene rastladık pazarda, dünyadan haberin yok senin, diyor Ferda Ahmet’e, abuk sabuk sözler geveliyor ağzında, normalde söylemeyeceği ayıp sözcükler, Ahmet iyice sinirleniyor, uydurukçu yalancı, yeni ampul taktıralım istersen, bizim evde var bir sürü ama vermem, deyip saçını çekiyor, yanımızdan uzaklaşırken Ferda Ahmet’i arkasından bir hışım ittirince, yere kapaklanıyor. Kaşından oluk oluk çamurlu kan akıyor, Ferda çığlık atıyor, Ahmet’e sarılıyor, özür dilerim, bilerek yapmadım, diye ağlamaya başlıyor, Ceren yere çöküp parmağını emiyor, ben, benim ödüm kopuyor Ahmet’e bir şey olacak diye, donup kalıyorum. O anda anlıyorum; sulanmış gözlerine bakarken, galiba Ahmet gerçekten de bizden biri, diyorum kendi kendime. Ertesi gün, Ferda elinde kocaman bir ansiklopedi cildiyle yanımıza geliyor, baksanıza bok böcekleri süper hayvanlarmış! Hiç üzülme Ceren, diyor, tane tane okuyor yazanları. Keşke ben de bok böceği olsam diyorum içimden, Ahmet’le birlikte kocaman bir bok topu yuvarlar, hem biz yer hem de herkese yediririz.

“Dinliyor musun sen ya? Ne diyordum… Ha, evet, ben bunları düşünürken, ‘Anne, polis hile yaptı,’ dedi bizimki. Âlem çocuk valla, kime çekmiş bilmiyorum. ‘Kırmızı ışık 9-8-7 diye gidiyordu, 6 olunca polis geç dedi, biz de geçtik, bence geçmemeliydik’ dedi.”

“Olsun, olsun, iyidir. Geç kaldık zaten” dedim.

Ferda içini çekerek bana baktı: “iyi olduğuna emin misin sen?”

Ferda’nın mimiklerinin gittikçe Nuran Teyze’ye benzemeye başladığını uzun zamandır görüyordum ama içini çektiğinde sağ kaşının üstündeki damarın tıpkı annesininki gibi attığını ilk defa bu kadar belirgin bir şekilde fark ettim. Apartmanın birinci katında oturdukları için sokağa çıktıktan birkaç saat sonra su istemeye onların kapısına gittiğimizde, rulolanmış saçlarıyla içini çekip duran Nuran Teyze’nin kapıyı açışı, turuncu taytını çekiştirerek ve popsunu sallayarak ağır ağır yürüyüşünün ardından bakan Ferda omuzlarını deviriyor, Demir’in yakasını düzeltiyor, sene sonu kıyafet balosunda doktor olacak benim oğlum, diyor, sürekli konuşuyor. Sorusunu yanıtlamama fırsat kalmadan garson önümüzde bitiverdi.

“Ne yiyoruz?” dedi Ferda, neşeli bir ses tonuyla. Elindeki karton menüyü yelpaze gibi sallayarak önce bana baktı, sonra Demir’e dönüp, “pizza yiyelim di mi oğlum” dedi. Çantasının üzerindeki örümcek adam çıkartmasını sökmeye çalışan Demir, “hııı” dedi.

Siparişimizi verdik. Daha doğrusu Ferda verdi. Garsona, pizzanın mutlaka ince hamur olmasını istediğini, ekstra mozeralla koyup koyamayacaklarını, diyet kola istediğini ama eğer kola değil de pepsi veriyorlarsa su rica edeceğini uzun uzun açıkladı. O sırada Demir de, sırt çantasından çıkardığı boya kalemlerini özenle çatal bıçakların yanına dizmeye başladı. Bir anda pür dikkat kesilmesinden ve her kalemin önce rengine bakıp nereye koyacağını biraz düşünmesinden, kendince bir kuralı olduğunu tahmin ettim fakat ne olduğunu tam olarak çözemedim. Yemek tabağının geleceği boş yere çantasından çıkardığı buruşuk bir kâğıdı yaydı, ellerini kafasının üzerinde kavuşturdu, önündeki resme bakıp mahcup bir şekilde gülümsedi.

“Bakabilir miyim ne yaptığına?” dedim sesimin ayarını biraz büzerek.

Bir anda garda geçti, yavrusunu koruyan bir kaplan gibi dikildi. Elleriyle resmin üzerini kapayıp “göstermem” dedi.

O sırada garsonla işini bitiren ve kulağı hep bizde olan Ferda bana göz kırparak oğlunun kafasını okşadı. “Nedenmiş o bakayım?”

“Çünkü ben yaptım.”

“Ne güzel işte oğlum, göstersene bize de”

“Olmaz. Sen ne güzel olmuş diyorsun, sonra bakmıyorsun bile.”

Ferda’nın alt dudağını ısırdığını fark ettim. “Aaa olur mu öyle şey…” diyerek ağzında gevelediği birkaç kelime sonunda ne dediğini duyamadım.

Kendi dünyasına hiç zorlanmadan geri dönen Demir’i orada bırakmıştık, ikimiz de bir şeyler söylemek istiyorduk, söyleyemiyorduk, abur cuburların hepsi aynı gün içinde tüketilse dahi araya boşluk koymamız gerektiğini öğütlemişti ya bize bakkal amca, artık veresiye alırken de kısıtlama vardı, mutlaka iki sakızımız olurdu, hayal kurarken yediğimiz çekirdeklerden sonraki yedek sakızın dişlerimizin arasında kalan çekirdek kabuklarının hepsini toparladığına ikna olduğumuzda, onu tükürür, en sona sakladığımız gerçek sakızımızı ağzımıza atardık. Ferda kaskatı duruyordu, keyfi kaçmıştı, Demir’e bakamıyordu, Ferda, dedim, duyup duymadığına emin olamadım, dört tipitip almıştım, bir daha Ferda demek istedim, cesaret edemedim, ikimize de iki tane, çok mutluydum, Ferda’yı sokağa çağırmak için evlerinin kapısını çaldığımda daha evvel hiç görmediğim bir kadın belirdi önümde. Kim olabileceğini düşünürken, şişmiş gözleriyle kapının arkasından hayalet gibi belirip yok olan Nuran Teyze’nin tok sesini işittim: Söyle ona, Ferda bir süre sokağa çıkamayacak, babası öldü, dedi. Koşarak bakkala gidişimi, ağızda patlayan şekerlerden iki paket alışımı, şeker paketlerini parçalayarak açışımı, hepsini bir anda ağzıma dolduruşumu, şeker parçacıklarının ağzımın içinde deli fişek atomlar gibi çarpışmasını, yanan dilimi çok net hatırlıyorum. Ona, al senin olsun diyerek sakızlarımdan birini verdiğim gibi, babamı veremeyeceğimi biliyordum. O akşam eve dönerken, bakkalın almama izin verdiği kadar sulugöz sakızını ceplerime tıkıştırmış, ıslık çalarak gelen geçene bakarken, henüz taşındıklarından haberdar olmadığımız Ahmet’e rastlamadan bir an evvel eve dönmek istiyordum. Cebime soktuğum ellerimle kaç sakızım olduğunu sayıyor, babamın eve döneceği günü hesaplıyor, bir gün babam beni sevmeyi bırakırsa, onu yine de seveceğime, ben onu sevdikçe de ölmeyeceğine kendimi inandırmaya çalışıyor, o sırada Ferda’dan çok kendimi düşündüğümü o çocuk aklımla bile hissedebiliyordum.

Ferda arada bir oğlunu, ardından önümüze gelen pizzayı dikkatle inceleyip, üzerindeki soğanları didikleyerek ayıklamaya, kestiği pizza dilimlerini tabaklara servis etmeye başladı. “Hadi Demir’cim, artık o resmi kaldır, bak yemeğimiz geldi.” Bana döndü: “Ya kızım, habire düşünüyorsun sen, daldın gittin yine, bahsettiğin şu karakter meselesi de öyle, biraz rahat bıraksan onlar da istediklerini yapacaklar belki.”

“Anne bu ne? Anne bu ne? Anne bu ne?” diye tekdüze bir sesle tekrarlayan Demir’in sözlerine aldırış etmeden devam etti, “Neyse yani, sokakta gördüğün ne idüğü belirsiz adama bile bir hikâye uyduruyorsun, duygular hariç hepsi kurmaca diyorsun, sonra söylenip duruyorsun, gerçekten anlayamıyorum seni. Hem ben sana bir şey söyleyeyim mi, böyle yangından mal kaçırır gibi her şeyi istiflemeye devam edersen sonunda ne olacağını düşündün herhalde. Bak, çok kötü geliyordu dün telefonda sesin.”

Demir’in sesi bir anda yükseldi.  “ANNEEE, BU NE?”

Valla düşünmedim Ferda, dediğin gibi gereğinden fazla düşündüğüm için düşünemedim bile diyemedim. Ferda, “şşş yeter ama...” diyerek kestiği pizza diliminin bir parçasını, çatala takıp oğlunun ağzına götürdü. Demir önce kafasını çevirdi. Sonra oturduğu iskemlenin üzerine dizlerini koyarak dikildi, “BU NE? Salam mı sosis mi?”

“Sosis oğlum, sosis. Aç ağzını. So-sis... Hah, aferin benim oğluma.”

Ses çıkarmadan Ferda’ya ve pizzanın üzerindeki ince kıyım salam parçalarına baktım. Sustum. Muhakkak vardı bir bildiği. Ben anne olmadığım için anlayamazdım. Son aylarda bahane buhranlarına kapılan zihnimin etkisine girip en başta kendimi unutarak; bütün gün işte oradan oraya koşuşturup, çıkışta kuru temizlemeciye uğrayıp, sonra evde biriken ütüleri yaparken bir yandan da ocaktaki fasulyeyi düşünüp, diğer taraftan telefonda izahat vermek zorunda olduğum kiracıyla uğraşıp, aile büyüklerine doğum günlerinde hediye alma sorumluluğumu Cenk eve dönmeden yerine getirmeye uğraşmasaydım, mide bulantılarıma biraz olsun dayanabilseydim, Cenk’e ayak uyduracağım diye trekking yapmaya gitmeseydim, dört ay bir haftalıktan daha fazla annelik içgüdüsü taşımış olabilirdim belki. Kafamda çarpışıp duran tüm avuntularımı yumak yapıp tuz biber olarak pizzanın üzerine serpmek istedim. Arkasına yaslanıp beni süzen Ferda’ya sadece gülümsedim. İstediği kadar mozerella olmadığını söylemesine rağmen, iştahla bir dilim daha koydu tabağına. Tam Demir’e de koyacaktı ki, “Anne ben doydum, istemiyorum artık” diyerek önündeki tabağı eliyle ittirdi.

Ferda uzun bir süre sokağa çıkmadı, o süreç içinde benim biriktirdiğim sakızlar da gün geçtikçe çoğaldı. Her gün iki sakız alıyor, birini mutfaktaki kasımpatı saksısının içine gizlice gömüyor, diğer sakızı da kendime saklıyordum. Babamın denizden döneceği günü beklerken annemle beraber haritaya bakıp onun nerede olduğunu anlamaya çalışıyor, annem uzun uzun açıklamalar yaparken ben sadece gemisi kaza yapmadan babamı kurtarmam gerektiğini düşünüyordum. Annemin zaman zaman telefonda fısıltıyla konuşmasına şahit oluyor, onu gizli gizli dinlemeye çalışıyordum. Nuran Teyze’nin hastalığından bahsediyordu, zaten çoktandır evlerine eskisi kadar sık gitmemin uygun olmayacağını söyleyip duruyordu ama benim umurumda değildi; ilkokula başladığım seneydi ve ben her gün Ferda’yı tekrar sokakta göreceğim hayaliyle okuldan eve dönüyordum. Bir gün sokağa çıktığımda hiçbir arkadaşımı göremedim, etraf çok sessizdi, Turbo Ahmet bile yoktu, sakız almak için bakkala gittiğimde kepenkleri yarıya inmişti, bakkal amcayı da göremeyince kös kös eve geri döndüm, bok böceği bile olamamıştım, bütün gün çekirdek yiyerek televizyon izledim, hangi kanalı açsam aynı şeyi gördüm, izledikçe de ağladım. Annem de sonunda, yeter artık seyretme şunu, dedi, istersem Ferdalara gidebileceğimi söyledi, buruk bir sevinçle hıçkırarak kapılarını çaldım, Ferda, dedim, duydun mu, çok kötü, herkes ağlıyor, cumhurbaşkanımız ölmüş! Ferda dudaklarını büktü ve bana sarıldı. “Üzülme, bir gün hepimiz ölecekmişiz, hadi gel içeri” dedi.

Yavaşça kapıyor kapıyı, sessizce eve giriyoruz. Nuran Teyze üzerindeki sabahlıkla televizyonun önündeki kanepede bacaklarını iki yana açmış oturuyor. Nuran Teyze’nin yanına doğru yürümeye başladığımda ayağa kalkıyor, dans etmeye başlıyor, şişeler halının üzerinde yuvarlanıyor, ne oluyor diyemeden Ferda beni kolumdan tutup geriye çekiyor. Gitme sakın oraya, annem hasta, diyor. Eve arkadaş çağırmayacaksın demedim mi ben sana, ne işi var bunun burada, diye yalpalayarak bana doğru gelirken büfenin kenarında duran vazoyu deviriyor, küfrediyor, arada Ferda’ya anlayamadığım şeyler söylüyor, Ferda, çabuk çabuk gel buraya diyor, hızla odasına koşup kapıyı kapıyoruz, delik var ama anahtar yok, diyor, sakın ses çıkarma. Gözlerimi kapasam. Gözlerimi kapıyorum. Hayır, sakın, sakın gözlerini kapama, ben bir keresinde gözümü kapadığımda gelmişti, diyor, nefes nefese, gözlerin açık kalsın ama ses çıkarma. Ferda’nın dağınık yatağından bir yastık alıp ağzıma kapıyorum, kalp atışlarım hızlanıyor. Ferda parmak ucunda kapının kenarına yanaşıp dışarıyı dinlemeye çalışıyor, Nuran Teyze’nin adımları çığlık çığlığa ilerliyor, gölgesi kapının önünden bize teğet geçiyor, böğürtüler duyuyoruz, kapı çarpıyor, gölge teğet geçiyor, bir anda koridorun ışığı sönünce nefes alamıyorum, sokakta da kimse yok, herkes gitmiş, evet diyor Ferda, gördün mü kimse bizi sevmiyormuş, korkuyorum, bana bakıyor, özür dilerim, kaç kere söyledim, hâlâ kızıyor bana, hep kızıyor, yaşlar akmaya başlıyor, süzülüyor dudaklarının kenarına kadar, ben seviyorum seni diyorum, korkma, sokaktaki bütün çocukları seviyorum ben, kapıyorum gözümü, gömdüğüm bütün sakızları, al Ferda, hepsi senin olsun, hiç önemli değil, al hepsini, tek tek veriyorum, bir, iki, üç, dört, beş, altı, sayıyorum sakızları, bir daha, bir iki üç dört beş altı, bir daha, bir daha, dayanamıyorum, açıyorum gözümü, Ferda’nın burnundan iki ince şerit halinde kan akıyor, pizza dilimini olduğu gibi ağzına tıkıyor, hayrola, neden yemeyi bıraktın, beğenmedin mi, diyor.

“Doydum galiba... Aklıma takıldı da, apartmandakiler; Ceren, Ahmet, diğerleri, ne yapıyorlar acaba? Hatırlıyor musun? Hani bir Turbo sakızcı vardı, sonra, salya sümük Ceren...”

“Doğru ya, öyle tipler vardı, bak adlarını bile unutmuştum, boşver kızım, ne yapıyorlarsa yapıyorlardır, sana ne...”

Bir hikâyeyi yazmaya giriştikten kısa süre sonra, benden bağımsız ufacık bir kırıntının gittikçe büyüyerek en yakın arkadaşımı korkunç bir kâbusa dönüştüreceğini, bu kadar sarsıntıya yol açarken yazdığım bu satırların sonum olacağını nasıl tahmin edebilirdim ki... “Evet,” diyorum, “Ahmet’i bilemem ama Ceren hayatının bir döneminde mutlaka bok böceği olmuştur, fena mı yani... Al sakızları hepsi senin olsun, hiç önemli değil...”

“Ne diyorsun sen ya? Bok böceği mi? Ne sakızı?”

Ferda şaşkın bir vaziyette bana bakıyor ama ona söyleyebileceğim tek bir kelimem kalmadığını fark ediyorum. Demir, ağzındaki çikletle kocaman bir balon yapıyor, balon patlayıp ağzının kenarına ve burnunun ucuna yapışıyor. Ferda kahkaha atıyor, “aferin benim oğluma!” diyor.

 

Aylin Sökmen Pazar, 20 Aralık 2009 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

Aylin Sökmen

1979 İstanbul doğumlu. 2007 Altkitap Öykü Ödülü 'Bitmeyen' adlı öyküsüne verildi. Salt Okunur (2009) adlı bir öykü kitabı var.

aylin

Yazar hakkında detaylı bilgi: Aylin Sökmen
takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262