anasayfa altMetin Kurmaca Şaşı Bak Şaşır


Şaşı Bak Şaşır

e-Posta Yazdır PDF

 

Nereden bakarsan değişir aslında bu. Bir nevi şaşı bak şaşır da diyebiliriz ama biraz daha farklı. Bakış açısı deniyor buna. Ama sen ne demek istiyorsan onu de, istersen balıkgözü de, istersen kuş bakışı, istersen kedigözü. Adı önemli değil. Önemli olan nereden baktığın, ne gördüğün, nasıl gördüğün. İstersen tek gözünü kapatıp bak, istersen sağ tarafa geç, ya da sol tarafa. Mutlaka her şeyin bir bakışı, anlayışı, algılayışı vardır şu hayatta. Sen ister inan ister inanma her şeyin bir gözü var aslında. Hani derler ya yerin kulağı var, aynı onun gibi. Yani demek istediğim herkesin, her şeyin bir gözü, bir anlayışı var hayat karşısında

Balık Gözü

Ben bir lepistesim kıçı kırık bir cam fanusta. Ama görebiliyorum olanları ve de hatırlayabiliyorum çoğu kez en ince ayrıntısına kadar. Hem ayrıca hafızamız sizin bildiğiniz gibi birkaç dakikalık da değil, yani kısa süreli bellek kaybımız filan yok, bayağı bayağı hatırlıyoruz gördüğümüz şeyleri. Bana soracak olursan o günü, yani olayın olduğu o günden bahsediyorum, her şey normaldi sabahında. Aynı saatte uyandı, perdeleri açtı, kahve yaptı kendine, bir sigara yaktı kahvenin yanında, masanın üzerinde duran zarflardan biri aldı, evirdi çevirdi açtı ve okudu. Buraya kadar her şey olağandı, normaldi, alışagelmişin dışında bir şey yoktu. Ne zaman ki zarfın içindekini okudu işte olay o zaman koptu. Koptu diyorum çünkü gerçekten koptu. Önce olduğu yerde kaldı, kahve fincanı elinden düştü, yerler battı, sonra ağlamaya başladı hıçkıra hıçkıra, sonra da eline gelen her şeyi fırlatmaya evi dağıtmaya başladı. Ben siz insanoğlunun en çok bu özelliğini seviyorum, tuhaf bir şeyle karşılaştığınızda hemen ağlamaya başlıyorsunuz. Biz mesela öyle kolay kolay ağlamayız, balık olduğumuz için gözyaşımız yok değil, var ama saklarız. Timsahlar kadar kolay ağlamayız mesela. Ah o timsahlar, ne üçkâğıtçı hayvandır onlar. Neyse şimdi konuyu dağıtmayalım timsahlarla ceylanlarla. O sabahı anlatıyordum ben.  Eline ne geçirdiyse fırlatmaya başladı ağlayarak. Bu fırtınadan sonra sessizce çöktü yere, yüzünü avuçlarının arasına aldı ve haykırmaya başladı “neden, neden” diye. Ben de anlamaya çalışıyordum bu olayın nedenini. Sahibimi neyin, kimin böyle delirttiğini. Elimden bir hal çare gelmiyordu ama ne yazık ki, kıçı kırık cam fanusumda kabarcıklar çıkara çıkara yüzüyordum ancak. İstemez miydim bir yardım elim dokunsun, bir sorayım ama yok yapamıyordum işte, imkânlar yetersizdi. Lanet olsun böyle hayata diye geçiriyordum içimden o anda.

Ben tam bunları düşünürken ve suyun içinde çılgın gibi kuyruğumu çırparken oldu her şey. Nasıl olup bittiğimi anlamadım, bir de baktım kanlar akıyor elinden. Derken yığılıverdi yere, yüzü koyun yattı, bir huzur vardı ama yüzünde her şeye rağmen. Huşu içindeydi. Ben mi ne yaptım bu durumda, ağlamaya başladım işte o an, gözyaşlarım suya karıştı gitti.

Zarf

Üst üsteydik koca çuvalın içinde. Birimiz diğerinin üstüne çıkıyor, altta kalan bağırıyordu “yavaş arkadaşım” diye. İtiş kakış hep bir rekabet, hep bir mücadele. Ölüm kalım savaşı. Bir nevi altta kalanın canı çıksın. Karanlıktı önce içerisi, sonra aydınlandı. Biri elini daldırdı içeri, tırnakları yenmiş, soğuktan çatlamış, parmak uçları sigaradan sararmış, sigara kokulu bir el. Bir avuç zarf aldı bu el çuvalın içinden. Ben de vardım bu bir avuç içinde. Öteki zarfların bağırışları hala kulaklarımda, “hey geri gel, bizi de al”. Daha ne kadar kaldılar orada haberim yok. Koptum artık onlardan. Sonra başka bir yere aktarıldık ele avuca gelenlerle. Bir çantaya doluşmuş gidiyorduk üzerimizde yazan adreslere doğru. Tıngır mıngır gidiyorduk çantanın içinde, teker teker dağıtılıyorduk gitmemiz gereken yerlere. Kimileri bankadan geliyordu, kredi kartı ekstreleri, kimileri faturaydı, kimileri de mektuptu benim gibi. Mektup olan ben değildim tabi, kâğıtta yazanlar mektuptu ama benim de önemliydi görevim. Zarftım ben, kimsenin yalamak istemediği, ama görmek istediğiydim. Birer birer eksildik çantadan. Biri, öteki derken bana geldi sıra. Posta kutusuna kondum böylelikle. Sonrası karanlık. Posta kutuları hep karanlıktır zaten. Bekleme yeridir orası. Sahibi gelir alır zarfı gider. Bana da öyle oldu. Ne kadar beklediğimi bilmiyorum orada, hatırladığım şey karanlıktı, biri posta kutusunu açtı, hoş bir kokusu vardı bu açanın ama. Sonra bir başka yere aktarıldım. Sonra da bir masanın üzerine kondum. Hemen açmadı, yattı uyudu. Ertesi sabah uyandı, kahve yaptı, sigara içti, sonra da açtı beni. Şaşırdı önce yazanlara, kızdı, üzüldü sonra. Ağlamaya başladı. Kahve düştü elinden, yerler battı, kahve sıçradı bembeyaz kâğıda. Bense duruyordum yırtılmış bir şekilde. Eline geleni fırlatmaya başladı sonra. Ne olup bittiğini anlamadan ben yığıldı olduğu yere, kıpkırmızı oldu etrafı. Bir sessizlik çöktü sonra eve. Kâğıtta ne yazdığına gelince, söyleyemem hiçbir zaman. Sır benimle kâğıt arasında. Kapandığı zaman zarf, yemin ederiz kimseye söylemeyeceğimize.

Kahve

Bir şarkı var ya hani “Güne kahveyle başladım, ağzım kuru zihnim açık”, işte o şarkı gibi güne benimle başlar. Ben ve sigara. Gerçi ben dumansız bir hayat tercih ederim ama yine de keyfi bilir, demek ki öyle seviyor. Sonuçta keyif veren bir şeyim ben, keyif kahyası değilim. Süt sevmez, sütsüz içer, süt tozu ve bir adet küp şeker. Küp şeker yoksa şekersiz. Böyle de ilginç takıntıları vardır. Çok sıcak içmez mesela. Biraz bekler, sigarasını yarılar, sonra yudum yudum, keyfini çıkararak. Yaptığı her şeyin keyfini çıkarır.

O sabah normaldi her şey. Kalktı, pijamalarıyla mutfağa geldi, suyu ısıttı, iki tatlı kaşığı her zamanki gibi, süt tozu aradı sonra ama bulamadı, şeker koymadı, bir sigara yaktı. Bir yudum aldı, dili yandı, küfür etti sessizce. Sigarasını küllüğe koyarken, masada duran zarfı yırttı. Mutlu oldu ilk önce, gülümsedi. Sonra şaşırdı, ağlamaya başladı sessizce, gözyaşları süzülürken yanağından, kaydım gittim elinden. Çok sevdiği halı battı, koca bir damla kağıda geldi. Hiç tepki vermedi etrafın batmasına. Paramparça oldu kupa, sırılsıklam oldu yer. Kokum yayıldı sonra odaya. O etrafı yıkarken, teğet geçti fırlattığı terliğin teki cam fanustaki lepistesi. Fanus sarsıldı yerinden, balık deli gibi kuyruğunu sallamaya başladı. Ben mi ne yapıyordum o sırada, hiç. Dağılmıştım ben de onun gibi, toparlanamazdım bir daha. Düştü sonra yığıldı yere, kıpkırmızı oldu etrafı, bileklerinden akan sıvının sıcaklığı sıcaklığıma karıştı.

 

 

İdil Giray Pazar, 14 Mart 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

İdil Giray

Yeditepe Üniversitesinde Radyo-Tv-Sinema bölümünde okudu. Üniversiteden mezun olduktan sonra reklam ajanslarında reklam yazarı olarak çalışmaya başladı. Çocuk hikâyeleri yazıyor.
Yazar hakkında detaylı bilgi: İdil Giray
takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262