Korku

e-Posta Yazdır PDF

Telefonun çalması açıp konuşmam ve kapamam yaklaşık otuz saniye sürmüştü. Bu nasıl hızla verilmiş bir karar ki kendimi birden dışarıda buldum. Arayıp çağıran arkadaşımdı. Çok sever göründüğüm insanların laflarını ikiletmeyi sevmem. Bir şey istediklerinde hemen uygulamaya geçerim. Bu özelliğim sayesinde artı puan toplarım. Dünyanın en iyimser, yumuşak başlı, yardımsever ve mutlu insanı olarak görünürüm dışarıdan. Kişilerin gözündeki yerimi böylece garantilemiş olurum.

Kim ne derse desin, peki derim. Nereye çağırırlarsa onlardan önce gider beklerim. Bekletilirim ama “ben de tam şimdi gelmiştim” diye tatlılıkla gülümserim.

Ne konuda yardım isterlerse elimden geleni fazlasıyla yapar, elimden gelmeyenleri de başka ellere havale ederek yaptırır, kimseyi boş çevirmem.

Hayatta ki ilk vazifem arkadaşlarıma sadık olmak, güvenlerini kazanmak, onların mutlulukları için canla başla çalışmak. Onların düzenlerini sağlayabilmek için gerekirse kendi yaşam şartlarımın sınırlarını zorlamaktan hiç kaçınmam. Kendimden ödün vermezsem ben, ben olamam ki onların gözünde.

Sırada bir de aile var tabii. Belki aile başta gelir. Ya da ikisini aynı kefeye koyayım ki, kimse diğerinden daha üstün görünmesin. Aralarında ayrımcılık yapıyormuşum gibi görünürsem üzülürüm şahsen. Minik bir sevgi kelebeği gibi çırpınan kalbim sadece onlar için atmıyor mu?!

Kime gidiyorum? En yakın arkadaşıma. İsmi lazım değil. Kendisini senelerdir tanır, sever ve de sayarım. Ama en çok da sayarım. Bir bir aklımdadır kalbimi en sağlam bildiğim noktalarından çatırdatarak kırmaları. Hiçbirinden bahsetmeye gerek yok. Unutmak istenilen şeyler, arsız çocuklar gibi sus dersin susmaz, daha çok bağırır ya bunlarda onlar gibi sanırım. Şimdi ben ona gidiyorum, o gene sinirli, saldırgan, morali bozuk. Onun içinde sönmeyen yanar dağlar, her defasında o patladıkça en yakınında ben yanarım…

Yürürüm etrafımdaki her şey durur. Dışarıda yürümekten hoşlanmam. Hâlbuki evde yürümek böyle mi ya? Evde ayağa kalktığımda benle beraber eşyalarda hareketlenir, dile gelir. Hepsi konuşurlar. Gözlerimizle o kadar güzel anlaşırız ki bazen aramıza insanlar girer. İşte o anlarda olay yerinde suçüstü yakalanmış bir katilin ruh haline bürünürüm. Pişmanlık mı, utangaçlık mı, ne yaptığını bilmeme hali neyse bu… Sinirle kendime kızarım yakalandım diye.

İnsanların yüzlerinden okuduğum karşılıksa, “o nasıl bakıştı öyle, nereye bakıyorsun, ne var ki orada” bakışı oluyor. Sormuyorlar ama ben anlıyorum üzerlerinde şaşkınlık, garipseme, kim bilir belki de küçümseme. Akıllarından bir an olsun ruhumda küçük bir kara delik olduğu geçiyor mu acaba?

Sağdan ilk sokağa sapıp, karşıma gelen ikinci binanın, dördüncü katına, kırk beş merdiven tırmanıp ulaşacağım. Tabii öncesinde beni lacivert boyalı soğuk görünümlü, bir o kadar da şık ve bakımlı demir kapı karşılayacak. Önüne geldiğimde saygıyla selam verip, cebimden çıkardığım sağ elimle dördüncü zile zarifçe dokunup müsaade isteyeceğim.

Panikle terlemeye başlamadım bile. Her seferinde kafamı başka düşüncelerle doldurmaya çalışsam da eve yaklaştıkça dizlerimin titremesine engel olamıyorum. Vücudumun dengesini bozarcasına içim bulanıyor.

Ne zaman yabancı bir eve gitsem böyle oluyor. Sanki adım attığım, dokunduğum ya da oturduğum her şey iletkenmiş gibi, sanki düşüncelerimi dışarı aktaracaklarmışçasına korkuyorum. Duyduğum o cansız sesler… Koltukların, halının, sehpanın, çay içtiğimiz bardaklarımızın etrafımızdaki her şeyin konuştuğunu ve onları duyabildiğimi bildiklerini biliyorum. Yabancı oluşları aklımı karıştırıyor. Karşımdaki insana ne kadar odaklanmaya çalışsam da nafile. Onları göz ardı edip kulaklarımı tıkarsam, hakkımdaki her şeyi aklımdan tüm geçenleri, tüm ikiyüzlülüğümü insanların gözleri önüne sereceklermiş gibi… Güvenemiyorum onlara.

İnsanların gözüne girmek için o kadar eğilip büküldükten sonra, sessiz dillerin garip görünümlü tercümanı olarak mantıksız davranmak istemiyorum. Zihnimi kontrol altına alıp gözlerimi tek bir eşyada odaklamayarak herkesin gönlünü memnun etmeye çalışacağım. İlk önce sakin olup zile basayım. Gerisi nasılsa gelecek…

 

 

 


 

Suna Bayrakal Pazar, 14 Mart 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

Suna Bayrakal

1982 İstanbul doğumlu. Yazar hakkında detaylı bilgi: Suna Bayrakal
takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262