23.03.10
Osman merhaba,
Yeni bir gün, yeni kararlar, yepyeni başlangıçlar… İşte sana bugünün özeti. Ama açayım:
Çok serinkanlı bir şekilde söyleyebilirim ki, deneysel takılmaktan vazgeçtim ben. Dün bütün gün içimde habis bir ur gibi yer etmiş o hüzünle düşündüm. Şapkamı önüme koydum, içine baktım ve bu hüznün beni olgunlaştırdığını gördüm orada. Şöyle dedim sonra: “Bazı gerçekleri kabullenmek gerek.” Evet, Osman, aynen böyle dedim. Çünkü halkımız hazır değil böyle şeylere. Benim gibilerle aramdaki köprüyü de ayılar basmış. İnatçı keçi hikayesini de biliyorsundur herhalde. İşte tüm bunları birleştirince tüm oklar aynı yönü gösterdi. Aklın yolu bir oldu. Sonuç: Halka iniyorum Osman! Kaleyi içten fethedeceğim. Fildişi kulemde, gerçek hayattan kopmuş, halkın sorunlarından habersiz bir entelektüel olmayacağım artık. Sıradan insanları yazacağım. Her gün sokakta karşılaştığımız ama farkına bile varmadan yanından geçip gittiğimiz, sıradan, ortalama insanları… Halkın arasına karışacağım.
Bütün yaşam deneyimim de bu kararımı onayladı, arkamda durdu. Çünkü hatırladım, sonra da düşündüm ve bak işte, dedim. Mesela ben üniversiteyi kazanmıştım eskiden. O kadar uyumama rağmen içimdeki potansiyeli kullanarak kapıyı atmıştım bir üniversiteye. Geleceğin mesleği olacağını bildiğim Hititoloji bölümüne hem de. Çok parlak, başarılı, beş sene sonra ta tepelerde olacağım bir gelecek bekliyordu beni sabırsızlıkla. Ama sonra öğrendim ki üniversitede okuyabilmen için bir şey olman gerekiyormuş. Dağcı, komünist, gitarist, fotoğrafçı, tiyatrocu falan, bir şeyler. Kendin olman yetmiyormuş yani. Tabii ben de içimdeki asi ruhun önüme düşüp yol göstermesiyle anarşist oldum hemen. Sonra da sarhoş oldum. Pek hatırlamıyorum gerisini. Ama birkaç sene sonra ayıldığımda bütün anarşist arkadaşların okulu bitirdiğini, bir işe, ardından da nişan-düğün hazırlıklarına giriştiğini gördüm. Bense okuldan atılmıştım. Elimde boş bir şarap şişesi, bir de yağlı bir karaciğerle kalakaldım öylece. Yapmayın, etmeyin dedim ama kimse dinlemedi beni. Dünyayı değiştiremedim yani ve her şey bir oyun, diye diye abuk subuk bir sürü işte çalışmak zorunda kaldım bu yüzden. Arabam da yoktu üstelik.
İşte dün bunları düşününce, “Halktan bu kadar koparsan böyle olur tabii.” dedim kafama vurup, “Ders al! O kalın surları yumruklarınla yıkamazsın. Gerçekçi, rasyonel, akılcı ol ve gir bak bakalım kalenin içinde neler oluyor. Herkese ama herkese, dayı de sonra da.”
Ve bu sabah ilk ve en önemli adımı attım Osman. Ne demişler: “Başlamak bitirmekten önemlidir.” Ve bakkala gidip, “Selamın aleyküm, dayı.” dedim. Güldü. “Aleyküm selam, kardeş” dedi o da karşılık olarak. İşte bu kadar kolay oldu! Halk beni gülümseyerek, bir kardeş olarak görüp, tüm kalbiyle kucaklayarak karşıladı. Onun diliyle konuştum çünkü ve dil, biliyorsun ki her şeydir. Bir de bıyık bırakırsam önümde hiçbir engel kalmayacak.
Bu sıcak karşılamanın içimde ne büyük değişimler yarattığını bilemezsin Osman. Anlatamam ben de. Adeta evrim geçirdim bir anda ve maymunken nirvanaya çıktım. Bütün dünya sırtımı okşadı sanki o anda ve ben bir daha asla panik atak geçirmeyeceğimi anladım. Kesin! Yüce bir birliğin içinde eriyip yok oldum.
İşte ben ona böyle sevgi dolu gözlerle bakarken, “Ne buyurmuştun kardeş” dedi bakkal yine gülerek. O zaman kararımı verdim işte. Vejetaryen oldum. Bir sürü ot aldım. Maydanoz, roka, kuzu kulağı, marul… Hepsini.
İşte bugün böyle güzel bir gün Osman. Kahvaltıda otladığım, kuşların dışarıda cıvıldadığı, sevgi dolu bir gün. Söyleyeyim dedim, ama sucuğun bir daha dönmemek üzere hayatımdan çıktığını söylememe gerek yok herhalde.
24.03.10
Günaydın Osman,
Bugün sana bir soruyla geldim. Dün hep bu soruyu sordum kendime. Yemedim içmedim, düşündüm taşındım. Uykumda da sormuş olmalıyım ki az önce cevabı bularak uyandım. Şimdi soruyorum sana: Halk kimdir Osman?
Bence göreceli ve içi boşaltılmış bir kavramdır. Ama daha bence, memurdur. Düşün bak, sen de hak vereceksin bana. Olsa olsa biraz da ameledir, o kadar. Düşün!
Düşündün mü? Sen düşünedur, ben bu arada çok yol kat ettim Osman. Dağları tepeleri aştım, geniş düzlüklere vardım. Belki fark edemedin ama şu iki paragrafın arasında koskoca bir 13 saat duruyor. Yoğun düşünmeyle, düşünüp bulduklarımı aklımın, kalbimin süzgecinden geçirerek sanatsal bir ürüne dönüştürme çabalarıyla geçmiş, emekle, alın teriyle yoğrulmuş devasa bir 13 saat. Evet, Osman, anladın sanırım. Geniş kitlelere ulaşacak, tabana yayılacak, halkı aydınlatacak ve yaralarına parmak basacak ilk toplumcu gerçekçi öykümün son noktası koyuldu! Muhalif tavrımdan, eleştirel kimliğimden zerre kadar ödün vermeden hem halka indim hem de dayı dedim köprüdekilere.
İşte halkı, memuru, sıradan insanı yazdım Osman. Kendimi çok iyi hissediyorum. Çorbada tuz oldum adeta. Hayatımda ilk defa bir işe yaradım sanırım. O cefakar, vefakar memurlarımızın neler çektiğini, ne zorluklara göğüs gerdiklerini, ne saf ne iyi insanlar olduklarını anlattım bir çırpıda. Bununla da kalmadım tabii. Kirlenmiş siyasetin günümüzde gelmiş olduğu duruma, Atatürk’ün önemine dair çok vurucu anekdotlar serpiştirdim her yere. Dahası da var ve her şey var!
Bütün bunları yaparken bir de yeni bir düşünme tekniği buldum Osman. Artık hayata dair her şeyin en derinine dek, hiçbir şeyi gözden kaçırmadan inebileceğim. Tekniğin ismi şu: kim-nerede-ne zaman? Bu üçlü takip edildiğinde anlaşılmayacak hiçbir şey yok bence. İlk soruyu dün sordum (Kim? Memur.) ve sonuç ortada. Bugünkü sorumuz da, Nerede? Soruyorum sana: Halk nerededir Osman? Ama hemen cevap verme. Düşün. Ben bu akşam düşünmemeyi düşünüyorum. Bu kadar çalıştıktan sonra iyi bir tatili hak ettim bence. Gecenin geri kalanını salatamı yerken bilgisayarda fal bakarak geçirmeyi planlıyorum.
Kahvaltı çok verimsizdi bugün. Canım hiçbir şey çekmedi. Kahve içtim ben de yine kahvaltı olarak. Acaba az vejetaryen olsam da yumurta falan mı yesem en azından?
Aa, öyküyü geçirmeyi unutmuşum Osman. Şimdi fal bir türlü açılmayınca, bir terslik var bu işte, diye düşünürken geldi aklıma. Çok pardon. Yorgunluktan oldu herhalde. Affet. İşte öyküm:
Ödül Töreni
Birazdan sözü bana verecek sanırım. Ne diyeceğim? Kıyafetlerinden de anlaşılmıyor ki. Hepsi neredeyse bir örnek takım elbise. İş adamı da olabilirler, doktor da, avukat da. Benim pijamayla oluşumu da garipsemedi hiçbiri. Olacak iş değil! Ama eğilip de soramıyorum ki birinin kulağına, ya bozarsam diye. Saygılı, ölçülü gülümsemelerle verilen selamları aynı şekilde almaktan başka bir şey yapmadım bir saattir.
Hay Allahım! Benim ne işim var bu adamların arasında? Alt tarafı kıytırık bir memurum. Öyle deme, şef oldun artık. O yüzden mi acaba? Yok canım, bu kadar tantana? Hem üç ay önceydi bu. Ne yaptım ki? Bu kadar insan toplandığına göre mühim bir iş olmalı. Laf arasında söylese bari. Aldanıyor muyum yoksa? Hayır yahu, en ön sırada, kürsünün önünde oturuyorum işte. Adam da enikonu benden bahsediyor, övüp duruyor on dakikadır. Nasıl dürüstmüşüm, nasıl yardımsever, alçakgönüllüymüşüm... Yalaka! Kaptırdın bakıyorum. Hem hani önemsemezdin sen böyle şeyleri. Dönüp soruver yanındakine. Olmaz, bozmamam lazım. Bir kere alkışlansak incilerimiz dökülmez ya. Biz de insanız en nihayetinde. Eyvah! Sözünü bağlıyor. Hadi oğlum, çalıştır saksıyı.
Neyse, başka bir konuşmacıyı çağırdı. Neyse mi? Mebusmuş adam. Yandın oğlum, yandın. Rezil olacaksın. Tuvalete gitme bahanesiyle sıvışsam mı acaba? Heyecandan herhalde, sidik torbam da hakikaten çatlayacak. Sıkıver dişini. Koskoca mebus konuşurken, olur mu. Hem bırakamam da böyle bir onuru. Hiç olmadı ona buna teşekkür ederim sadece, değil mi ya!
Hadi sen söylesen bari. Nerdee! Bu da suya sabuna dokunmadan konuşuyor. Ne bekliyordun ki? Atatürk ilke ve inkılaplarına saygılı, örnek bir vatandaşmışım. Şöyleymişim, böyleymişim. Öyleyiz, öyleyiz de...
Neyse yahu, ne yaptığımı bilmiyorsam, bir şey yapmamışımdır belki. Sürekli karakterim övüldüğüne göre de... Evet, tabii ya, yalnızca doğru dürüst bir insan olduğum için veriliyordur bu ödül. Ne bileyim, gizli bir dosya falan tutuluyordur hakkımızda da, ona göre emekli ikramiyesi ya da onur nişanı gibi bir şey veriliyordur. Evet, evet kesin bu. E, buna söyleyecek sözümüz var tabii. Hah, bunun da bitti konuşması.
Hoppala! O da başkasını çağırdı kürsüye. Yeni gelen de mebus. Bu kadar da olmaz ki. Bunlar kendilerini televizyonda gösterip caka satacak diye... Düpedüz saygısızlık. Bizim de işimiz gücümüz var kardeşim! Nasıl olur? Bu seferki benden de bahsetmiyor üstelik.
İpleri ele alma vakti geldi sanırım. Fakat? Yanımdakiler de ilgisiz gözüküyor şimdi. Ne oluyor yahu?! Kaçırdım mı yoksa? Bitti mi? Yapmayın, etmeyin. Neler dönüyor söyleyin biriniz! “Nen var kuzum?” Ben de anlamadım ki. Aa, Türkan, senin ne işin var burada? Otur kız, otur. “Tamam oturayım da değiştiriver şu kanalı. Dizim başlayacak şimdi. Ne anlarsın şu yemin töreninden bilmem ki!”
25.03.10
Sabah şeriflerin hayrolsun Osman,
Evet, cevabını bekliyorum. Bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum… Dink! Sokakta, diyorsun sanırım. Tahmin etmiştim zaten. Çünkü ben de bu yanılgıya düştüm önceleri. O yüzden hak veriyorum sana. Ama hayır Osman, sokakta olan hayattır. Halk ise metrodadır. O gidip gelen, gidip gelen, gidip gelen, dolup boşalan, dolup boşalan, dolup boşalan metroda, gündelik koşuşturmacanın arasında kaybolup gitmiş bir memurdur halk. Ama aynı anda hepsidir de. Halk hem bir kişi, hem yüz kişi, bin kişidir. Herkestir ve herkes metrodadır. O yüzden bugün metroya gidiyorum Osman! Halkı bulacağım. O kaybolup gittiği koşuşturmacanın arasından çıkarıp altını çizeceğim onun.
Kahvaltıyı da dışarıda, insanların arasında yapmayı düşünüyorum. Şöyle bir kır kahvesine oturup, keyifle çayımı yudumlarken poğaça yiyeceğim bence. Patatesli tabii ki. Hadi kal sağlıcakla.
… İşte bu üç nokta her şeyi anlatıyor Osman. İçimdeki, yüreğimdeki, hücrelerimdeki, atomlarımdaki bütün boşluklarla birebir örtüşüyor. Olmadı! Bulamadım halkı. Bütün gün aradım, metronun bütün deliklerinden girdim çıktım ama göremedim hiçbir yerde. Herkes bana tuhaf tuhaf baktı. Hep korktum. Hep yanlış yerlere baktım ben de. Hep yanlış şeyler düşündüm. Bir de şöyle bir şey var ki ona hiç girmeyeyim. Çok yorgunum Osman. İyi geceler tatlı rüyalar sana. Benim için endişelenme.
26.03.10
Vazgeçmeyeceğim Osman! Bu yola baş koymuşken, bu kadar çabuk pes edemem. Karakterime, her şeyime aykırı bir kere, öncelikle bu. Bilmiyorsun ama anlamışsındır ki çok inatçı bir insanım ben. Beni ben yapan, herkese sorsan bu nasıl biridir diye, hemen böyle biridir diyecekleri özelliklerimin en başında gelir inatçılığım.
Mesela hiç unutmam, çocukken evin önündeki çayırda top oynuyorduk bir keresinde. Çayırın yanında da bir dere vardı. Çok hızlı gol olursa dereye kaçardı hep top. İşte sonra çok hızlı gol olmuştu ve dereye kaçmıştı top. Mahalledeki abilerden biri atmıştı golü. Ben de kaleciydim ve bıkmıştım dereye girip çıkmaya. O abi ( pis diktatör!) “Getirsene lan topu!” demişti sonra. Gördüğün gibi çok rencide edici, gurur kırıcı bir şekilde söylemişti bunu. Yoksa yine de alabilirdim yani. E bir de ilk aşkım çayırın kenarında ip atladığı için isyan etmiştim artık, “Sen al bir kerelik de!” diye yükseltmiştim sesimi bu haksızlığa, sömürü düzenine karşı. O da, “Anaa! Şuna bak len!” diye gelip kafama vurmuştu, “Getir dedim lan sana!” demişti. “Getirmem.” demiştim, omuzlarımla, bana ne bana ne yapıp. Sonra hep kafama, burnuma, alnıma, enseme vurup, kulağımı çekip, itip kakıp, getir lan, getir lan demişti. Ama ben getirmemiştim Osman. Orada öylece durmuştum. Dimdik ayakta! Tıpkı bir gandi gibi. İşte böylece bir pasif direniş silsilesi oldu bütün hayatım. Bir daha asla kimseye bir şey getirmedim mesela. Babamla aramızın bozulmasının en büyük sebebi de budur. Babam hep bir şey getirmemi isterdi çünkü. Su getir, derdi. Elma, kürdan, gazete, gözlük, terlik, makas, bant, tornavida, ampul, havlu, küllük, çakmak, buz, testere… falan getir, derdi hep. Ben de inatçı olduğum için anneme söylerdim hemen koşup. “Anneeee! Babam şunu şunu istiyoo” diye. Babam da, ben senden istedim, diye kızardı hep. Çok tartışırdık. Böyle böyle, itaatsiz bir sivil oldum büyüyünce de işte.
İşte Osman, böyle dirençli bir karakterin bir günde pes edeceğini aklının ucundan bile geçirmiyorsundur herhalde. Şimdi yine metroya gidiyorum. Bulacağım onu!
Kahvaltıda yeşil çayla ıspanaklı börek yiyeceğim bugün. Sanırım bir ara da TÜRK kahvesi içmem gerek.
… … Fazla söze gerek yok!!!
27.03.10
Osman buldum! Saat sabahın körü ve ben buldum. Düşünce sistemim ne kadar kusursuz olsa da uygulamada nerede hata yaptığımı buldum! Son iki sorunun arasındaki bağı nasıl da göremedim şimdiye kadar hayret! Fonetik açıdan bakıldığında bile özdeş bir yerden geldikleri gün gibi açık, ortada oysa. Oku bak: Nerede? Ne zaman?
Bu iki soru birbirine öyle yakın, öyle sıkı sıkıya bağlılar ki ikizler adeta. Bir elmanın yarılarılar. İşte bu yüzden birlikte sorulmaları ve birlikte düşünülmeleri gerekiyor. Hiç düşünme sen Osman. Hemen söyleyeyim. Çünkü acelem var. Toplu cevap: Metroda, saat 8.00’de. Evet Osman, aynen böyle. Halk saat 8.00’de metrodaki bir memurdur. Yehuuu! Hadi kaçtım ben.
… … … Bulamıyorum Osman. Kahvaltı da edemedim.
28.03.10
… … … … Yok. Bir tek bir dilenci var. Onun da halk olmaması gerek. Nerede hata yapıyorum. Ah!
29.03.10
… … … … … Sorular mı yanlış, yoksa cevaplar mı Osman? Belki başta yanlış cevap verdim, ne dersin ha? Halk belki de bakkaldı sadece. Çok özlüyorum o günleri. İnsan ilişkileri çok zayıflamış.
30.03.10
… … … … … … Bu noktalar gibi adeta bir boşlukta oradan oraya savruluyorum Osman. Bir tuhaf oldum. Kalabalıklar içinde yalnızım. Halk benden kaçıyor. Beni bir volkan gibi püskürtüp, mikrop gibi dışlıyor. Hep korkuyorum. Hep yanlış, hep yanlış. Unutuyorum.
31.03.10
Vazgeçtim Osman! Tamam, pes ettim. Beyaz bayrağımı, damalı bayrağımı, bütün bayraklarımı çektim. Eee, yeter be! Gidin başımdan!
Bence halk diye bir şey yok Osman. Olsa görürdüm. Hani nerede? Bak yok. Bak küfür de ediyorum: ibne halk, ibne halk, ibne halk… Hiçbir şey olmuyor işte. Halk bir kocakarı ilacıdır Osman. Bir hurafedir. Efsundur. Ufunettir. Kekremsidir. Toplumların afyonudur. Böyle safsatalara ayıracak vaktim yok benim. İnmiyorum hiçbir yere. Benim bakkalım yeter bana.
Vejetaryen olmaktan da vazgeçtim. Bir kangal sucuk yedim kahvaltıda. Yiyeceğim işte. Bütün hayvanları yiyeceğim. Kedi, köpek ne olursa. Obez olmayı düşünüyorum. Hatta yamyam bile olabilirim. Çok sinirliyim Osman. Seni de kırmayayım şimdi. Görüşmek üzere.



1982 doğumlu. 2008'de İ.B.Ü. Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Öyküleri ve yazıları daha önce İmlasız, Bireylikler, Düşe-yazma, Kuzey Yıldızı ve Notos gibi dergilerde yayımlandı.