Derin Mavi

e-Posta Yazdır PDF

Arkadaşım, siz bilmezsiniz buraları… Bu salon böyle değildi eskiden. Şöyle ufacık, avuç içi kadar bir yerdi.  Bitişikteki sinema salonu alışveriş merkezi yapılınca fuayesini buraya eklemişler… Dayamış döşemişler… Meşin kaplama koltuklar, yaldızlı şamdanlar, kristal küllükler falan… Hep sinemanın eskileri… Duvarlarda boy boy artiz resimleri… Epey fiyakalı olmuş.

Ama şimdi hakkını yemeyelim, sinema da sinemaydı hani! Kırmızı halılar, şıkırtılı avizeler, efendime söyleyeyim, sırma kordonlu ipek kadife perdeler... Tavanda türlü çeşitli resimler… E,eh, daha neler neler…

Gerçi son zamanlarda köpeklerin maskarası olmuş kurda dönmüştü ya! O ayrı. Köhnemişti, dökülüyordu, pisti. Helâ kokusundan geçilmiyordu. Açık saçık, siktiriboktan filmler oynatırdı… Sabahtan akşama… Üçü beşi bir arada… Biz de az film çevirmedik yani o karanlık salonda, ellerimiz pantolonların içinde. Oranın artanı şu ıvır zıvırın dili olsa da söylese…

O zamanlar burada yine böyle tek tek içki verirlerdi. Yanında buzlu badem, sakız leblebisi… Meyve… Falan fıstık. Biz de sinema çıkışlarında şöyle bir ayaküstü uğrar, bir iki atar, iki lafın belini bükerdik… Ya da manitaları alır gelirdik. Öyle zom oluncaya kadar değil canım, maksat biraz piizlenmek, kafayı cilalamak işte, anlarsınız. Dalgamızı bulmak…

Şu barın arkasında çakır gözlü bir oğlan dururdu. Sarı damar. İnceden, parlak bir çocuk… Ama ne ses vardı dürzüde… Bas bariton. Bir aşk şiirleri okurdu ki ezberden o sesle, mıhlardı milleti yerine şerefsizim… Öyle kalırdın. Şaşardım nasıl becerdiğine, nasıl unutmadan onca satırı ezberlediğine…

Bugün sordum, soruşturdum, kimsenin haberi yok ne olduğundan hergelenin. Kimi diyor, çekti gitti gemilerle uzaklara… Kimi diyor, sevdiği kadın ölünce kahretti attı kendini Boğaz’ın sularına… Cesedi gitti vurdu ta Mudanya’ya… Kim bilir ne? Hangisine inanacaksın?

Ulan şaka maka, tam on sekiz sene geçti be. Dile kolay…  Elifi elifine onsekizseneüçayyirmiiki gün…  Ufku görmeden, toprağa basmadan… Neler değişmemiş ki, burası değişmesin. İçerdeyken insan, dışarıya çıkınca kaldığı yerden devam edecek sanıyor. Aynen. Eskisi gibi. Sonra kafana öyle bir dank ediyor ki… Ha, anlıyorsun, kazın ayağı öyle değil! Köprülerin altından çoook sular akmış. Bırak suyu… Köprüler bile kalmamış… Her şey değişmiş.

Bak şimdi, köprü deyince yine… Biz o zamanlar Şivediz ile eski Galata Köprüsü’nde buluşurduk…

Ben işim bitince yürüyerek gelirdim Horhor’dan. Saraçhane’den doğru aşağıya… Haliç’in kıyısından kıyısından şöyle… Hani biraz temiz hava soluyup açılayım diye. Bütün gün masif mobilyalara gomalak cila çekerdim, biliyor musun, meret alkolden başka şeyde erimez. Soluya soluya bir yetmişlik devirmiş gibi olursun akşama dek… Gözlerine kan oturur, bakışların çatallanır. Suratın kızıl kara bir hal alır. Sallanır durursun dingil gibi.

Şivediz de, Karşı’dan geliyorum, derdi. Maniküre gittimdi, falan ayakları. Günahı boynuna. Biz de yutardık… Keriziz ya! Nasıl manikürcüyse artık… Kendi tırnakları dibine kadar yenikti. Kanatasıya. Bir tuhaftı garibim. Nerede yaşar, ne iş yapar, kimin nesi bilmezdim, anlıyor musun? Bir gün Beykoz’da oturuyorum derdi, ertesi gün Kuzguncuk, daha sonra Bağlarbaşı, Fıstıkağacı... Kendinden bahsetmeyi hiç sevmezdi. “Boş ver be! Ben bile unutmak istiyorum… Öğreneceksin de ne olacak” diye mırıldanırdı.

Köprüden Beyoğlu’na çıkardık sarmaş dolaş. Yüksek topuklu ayakkabılar giyer, Arnavut kaldırımı sokaklarda devrile devrile bütün ağırlığını bana verirdi. Başım dönerdi zevkten.  Yokuş yukarı iki adımda bir dayanamaz, sokak aralarına, apartman girişlerine çekip dudaklarının tadına bakardım. İlaç gibi gelirdi namussuzum.

“ Sürme kız şu ruju” derdim “dudaklarının ihtiyacı yok!”

Bayat bayat kokardı o ruj, biliyor musun, kim bilir kimlerin artanıydı…

Bir akşam yine burada demlendik onunla uzun uzun… Son akşam.

Kardeşim, o gün inadına, kız da bir güzellik, bir hava… Sorma. Ayın on dördü gibi parlıyor. Kıskanıyorum it gibi ama elden bir şey gelmiyor. Kalk gidelim, diyeceğim, boşu boşuna maraza çıkacak. Herkes sana bakıyor, diyorum. Bana ne… Ben senden başkasını görmüyorum ki, diyor. İyi.

Barcı oğlan veriyor rakıları peş peşe, ardından döktürüyor.

“Duydum avuçlarımda sıcaklığını/ Duydum benden yıllarca uzaklığını”

Okudu okudu puşt, kahretti milleti… Dağıttı o biçim. Bizimki içlendi, salya sümük koyuverdi... Zırıl zırıl… Yapma kızım, etme kızım… Anlamaz. Yok. Aynen devam.  O vaziyette çıktık biz, iyi mi...  Hava sağlam. Yıldız karayelden tatlı sert esiyor… Hafiften ısırıyor burnumuzu kulağımızı… Gökyüzü dersen, çıldırmış… Binlerce yıldız üzerimize dökülüyor. O anda kafam nasıl bilseniz… Acayip kıyak. Dilime dolanmış son satır, dönüp duruyor,

“Seninle bir çift güvercin olmak varmış… Seninle bir çift güvercin olmak varmış”

Seninle… Bir çift… Güvercin. Güvercin olmak… Varmış… Varmış…

Bedenim uyanık ama dedim ya, kafam o biçim. Toparlayamıyorum. Sallanıyorum. Şivediz’de desen cins cins bir haller… Ayak sürümeler… Hâlâ iç çekmeler, durmadan hıçkırmalar… Dönüp dönüp arkaya bakmalar, gözyaşlarını tutamamalar... Böyle bir kaçamak konuşmalar, dalıp gitmeler, ahlar, oflar… Pireleniyorum ama çaktırmıyorum. Diyorum, takma, boş ver!

Neyse öyle böyle girdik benim eve. Elimizi yüzümüzü yıkadık şöyle bir. Soyunduk dökündük. Ben bir ufak açtım yine, koydum kenara, oturdum. Usuldan çekeceğim.

Geldi bu böyle bir edayla, açtı bacaklarını, oturdu kucağıma. Saçlarını salmış kitapsız… Jarseden dar bir kombinezon üstünde, kor rengi…

Öf! Hani, ya tutuştur, ya tutuşacağım, diyor.

Oturdu, sıcak nefesini verdi yüzüme. Burnu burnumun ucunda, gözleri gözlerimin içinde… Öylece duruyor. Ne sürünmüşse zilli, terinin kokusu, adamda derman bırakmıyor. Taze biçilmiş çayır mı desem… Ezilmiş leylak mı… Servi kozalağı mı... Mis.

Elimi attım, şöyle iyice sıyırıp eteğinin altına,

“Kız” dedim  “nedir bu bacaklar böyle ha, teleme peyniri gibi… Yalnız benim, değil mi bunlar?”

Hiç istifini bozmadan itti elimi, kaşlarını çattı. Omuzlarını şöyle bir cilveyle silkti.

“Ih, ellerin hışır hışır… Canımı yakıyor”

Hafiften bozuldum ama ses etmedim. Dur hele.

O arada baktım şöyle bir elime çaktırmadan… Göz ucuyla…  Kız haklı. El, el değil, bildiğin maymun eli. Nasırlı, çatlak. Rengi ruhu kaçmış… E, saç baş desen zaten öyle...  Faça yamuk.

Ulan dalyarak, dedim kendime, bu kız senin neyini beğensin, ha?

Buruldum tabii. Ezildim biraz. İçlendim. Şimdi ne edip de bu haletiruhiyeden çıkmalı? En iyisi biraz dalına basmak.

Dedim, “ Bana bak kız, sen nerede doğdun büyüdün sahi? Şimdi bana harbi cevap ver, nerelisin sen? ”

Tık yok. Sadece nefes sesi… Göğsü hızla inip kalkıyor.

Bazen İzmirli, bazen baba tarafından Erzincanlı… Bir öyle, bir böyle, kıvırtıp duruyor. Şüphedeyim, bir türlü çözemiyorum. Simide gevrek, mısıra darı diyor ama bu bizim oraların yemeğidir diyerek, acayip güzel içli köfteler, kebaplar yapıyor. Bir şey anlayamıyorum.

Şimdi cevap vermiyor ya bu, adam sen de, dedim ben de, nereliyse nereli, boş veeeer! Rahmetli anamın bir lafı vardı, alacak değilsin ya oğlum, derdi. Öyle.

Parmağını ağzıma dayayıp hışşş yaptı.

Fısıltıyla,

“Sus!” dedi “Sus, yoksa düşerim!”

Gülesim geldi.

“Haydaaa! Nereye kız, ne düşmesi? Kafan iyi galiba”

Bir gayret ıslak dudaklarına doğru bir hamle yapacak oldum, hemen eliyle ağzımı kapattı. Gözlerini gözlerimden ayırmadan,

“Yapma dedim sana… Düşersem boğulurum bak… Yüzme bilmem ben” diye mırıldandı.

İyi peki, ne yapalım, devam et bakalım. Aslında var ya, ben böyle oynaşmalara falan hiç gelemem.  Destursuz girişirim aynen. Bodoslama. Ama öylesine leylayım ki o anda abicim, dese kız, hadi içeri yatağa geçelim, bir bok elleyecek halim yok, anlıyor musun… Tam madara olacağız.

“Başım dönüyor… Usulca sallanan bir sandalda… Yüzükoyun uzanmışım… Denize bakıyorum… İki beyaz güvercin havalandı… Sessizce.  Kanatlarında gümüş damlalar… Derin mavi çağırıyor beni.”

Dilim zorla dönüyor şerefsizim,

“Vay!” diyorum yine de  “ Şimdi de edebiyat parçalıyoruz ha! Nerden çıktı kız bu hikâye?

Ben böyle zil zurnayken, kızın söyledikleri de davulcu osuruğuna karışıyordu esasen. Ama o cümle var ya o cümle… Ağzından çıkan son cümle… Beynimin uyuşmuş kıvrımlarında öylesine sinsice oyalanıyor, öylesine dürtüp kışkırtıyordu ki bulanık zihnimi…

“Bir daha anlat bakayım” dedim “Şu denizi… Güvercini. Ne mavisiymiş bu, ne iş?”

“Damlaların sesini duymuyor musun?”

Ne damlası, ne sesi? Ben kafamın içinde cirit atan, kulaklarımda arsızca çınlayıp cinleri tepeme çıkaran o sözlerden başka bir şey duyabilir miydim ki o anda? Mezardan babam çıksa duyamazdım, namerdim.

Tam ağzını açmış, bir şey söyleyecekti sanki. Öylece kaldı.

Damarlarımda hoyratça dolaşan aslan sütü mü, kucağımda tutuşup harlanan ateş parçası mı, neyse artık bilmiyorum, zaten yarım olan aklımı; o arada nasıl becerip de çektiğime şaştığım, Bursa kakmalının, bir çift mavi göz gibi parlayan çeliğinin ışıltısı da gözlerimi aldı.

Sonrası derin karanlık.

Hâkim sordu,

“Evladım, niye öldürdün kızı?”

“Bilmem… Sevdim, sahiplendim”

“İnsan sevdiğini öldürür mü?

Cevap yok.

“Peki, ne yaptı da yirmi dört yerinden bıçakladın?”

Dedim, “Sayın başkanım, şu gözlerime bir bakar mısınız? Bu, affedersiniz, kenef kuburu gibi kara gözlerin, hiç denize benzer yanı var mı?”

Bir şey anlamadı tabii adam. Sorularıma cevap ver, diye beni azarladı.

“Peki pişman mısın?”

“Çok”

Çok ama kaç para. Hele mahkeme kapısında, eline sağlık aslanım, namusumuzu temizledin, bize bırakmadın, diyen, peşindeki amcaoğlunu duyduğumda…

Son pişmanlıktı… Faydasız.

Anladım benden başka sahiplenenleri de varmış. Bir hiç uğruna, bir hayata son verecek kadar.

Şivediz’i nereye gömdüler, nerede yatar hiç bilmiyorum. Bugün nedense, sefil ayaklarım beni buralara, onu mezara götüren yolun en başına sürükledi.

Oturdum masaya… Anıları derledim, topladım… Hayali gelsin de karşıma, bugün gözyaşımla ağaran rakının bulanık maviliğine sessizce dalsın diye.

Garson genç demin yanımdan geçerken,

“Abi, ne ayak? Dalmışsın. Manita mı ekti?” diye laf attı.

“Hayali yeter be koçum! O gelmezse biz onun yanına gideriz. Merak etme sen! ” demişim ona farkında olmadan.

 

 

Zekiye Boyana Cuma, 30 Nisan 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

Zekiye Boyana

19042010İ.Ü Edebiyat Fakültesi'nde felsefe okudu. Metin yazarlığı yaptı. altKitap Seçkileri'nde öyküleri yer aldı.

 

 

 

Yazar hakkında detaylı bilgi: Zekiye Boyana
takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262