Çözülme

e-Posta Yazdır PDF

"Köprünün altından bir kayık geçiyor, korkuluklara oturmuş iki kedi nehri seyrediyordu. Bunun ne demek olduğunu ancak sen anlayabilirsin..."

Koşar adımlarla ilerliyorsun kalabalık caddede. Geç kaldın. Sinirlerini iyice bozmak ister gibi yağıyor yağmur. Neyse ki geldin artık. Barın kapısından girmeden önce boy aynasında üzerini sabırsızca toparlamaya çalışıyorsun. Yağmur her şeyi mahvetti. O kadar hazırlanmana, özen göstermene rağmen paçavra gibisin. Yapacak bir şey yok artık, kapıyı açıp içeri bırakıyorsun kendini.

Müzik yağmurun izini sürüyor. Hızlıca çarpıyor bedenlerine dans edenlerin. Ağır aksak hareketlerle sallanan uzuvların yorgunluğu gözüne çarpıyor. Kapıyı açtığın andaki kararlığın çoktan yitip gitmiş, doğruca bara yönelip bir sandalyenin üzerine çöküyorsun. Henüz gelmemiş. Etrafına dikkatlice bakmamana rağmen bunu hissediyorsun. Varlığını anlaman için geçtiği yerlerde bıraktığı koku yeterli... Yan yana, dip dibe yaptığınız o uzun yürüyüşlerden kalan bilgi, sırtını kalabalığa dönüp tek başına içmeye başlamana yetiyor. Anlatmadan gitmeyeceğim diyorsun, gerekirse sabaha kadar bekleyeceğim, bu sefer yarım kalmayacak sözcükler. Barmene dönüp gözlerinle yanına çağırıyorsun, neyle başlamalı geceye…

***

-Ağbi  tazeleyeyim mi çayını?

-…

-Ağbi, çay diyorum.

Şaşkın gözlerle tepsiyi yüzüne doğrultan garson çocuğa bakıyorsun.  Bir an nerede olduğunu anlamaya çalışıyorsun. Kahvenin sert havası kendine getiriyor seni.  Çocuk karşında hâlâ. On iki yaşlarında, çelimsiz, üzerindeki kıyafetler pislik içinde, ama gözleri otuzlarına çoktan varmış. Bir an önce çayı bırakıp gitmek istiyor.

-Tanıyor muyum seni bir yerden?

-Bilmem ki ağbi, bu mahalleden misin, belki babamları tanıyorsundur.  Bırakayım mı?

-Yok, burada oturmuyorum, buralı da değilim zaten. Birine benzettim galiba. Neyse bırak hadi.

Çocuk çayı bırakıp hızla diğer masalara yöneliyor. Kahvenin loş ışıkları havayı kaplayan sigara dumanına karışıyor. Başını yasladığın cama vuran yağmur damlaları bardaki müziği hatırlatan sesler çıkarıyor. Dışarıda koşuşturan kalabalık peş peşe kalkan otobüslere binme telaşında. Birazdan sen de bineceksin o otobüslerden birine. Sınır kentine doğru yola çıkacaksın.  Çocuğun yüzünde gördüğün tanıdık geçmişine doğru.

-sen, sana söylüyorum, ayağa kalk!

-ben mi öğretmenim?

-bir de hala soruyor. Allahım sabır ver bana. Ayağa kalk da soruma cevap ver.

Yavaşça doğruluyorsun oturduğun sıradan. Kırk iki çift göz üzerine kilitlenmiş. Başını kaldırmaya korkuyorsun.

Gene çalışmadın değil mi?! Zaten sınavdan da sıfır almışsın. Bir sensin bu sınıfın gülü! Çalışmayacaksan niye geldin bu okula. Ne halt ediyorsun akşamları eve gidince?! Otur yerine, velin gelsin yarın konuşacağım onunla.

-Yarın gelemez, çalışıyor hocam.

-Gelecek dedim.  Bir de cevap veriyor terbiyesiz herif.  Pazar tezgâhına dikeceğine biraz ders çalıştırsın sana.

Yerine oturuyorsun. Hiç durmadan oturmaya devam ediyorsun. Masalar, sandalyeler, yüzler, vücutlar gittikçe büyüyor. Artık seçememeye başlıyorsun hiçbir görüntüyü. Köprüden geçip ormana gitmelisin bir an önce. Saatlerce yürümeli, unutana kadar ormanın havasını içine çekmelisin.

Anons sesi kahveyi kaplıyor. Otobüsün kalkmasına az bir zaman kaldı. Son bir kez ceplerini yokluyorsun. Önce sağ cebine elini atıyorsun. Buruşuk kâğıtların içinden bir mektup, bir de dün gece aceleyle karaladığın listeyi çıkarıyorsun...

Yarın sabah yapılmayacak işler listesi

1. İşe gidilmeyecek,

2. Cep telefonu açılmayacak,

3. Hiçbir eşya alınmayacak,

4. Mektuplar postaya verilmeyecek,

5. Söz verdiğim gibi; ona hiçbir neden açıklanmayacak,

6. Her ne olursa olsun, bir tane bile kitap yanına alınmayacak.

Listenin gerisini okumadan yerdeki çöp sepetine fırlatıyorsun. Sıra mektuba geliyor,  kaçıncı kez okumana rağmen aynı heyecanla açıyorsun sayfaları;

"Sevgili sessizlik,

Nehir her zamanki gibi, tenimde akıyor. O uzun yürüyüşlerimizden birindeyim. Rüzgârın ağaçlara çarpan sesinde soluğunu hissediyorum.  Biz hiç konuşmazdık seninle hatırlıyor musun? Ne zaman içimizi parçalayan şehirden, savaşımızdan, korkularımızdan kaçmak istesek, ormanımız ve nehrimiz vardı. Ve bitmeyen sessizliğin. Kentin sokaklarında ne kadar bir çığlıksan, ormanın derinliklerinde o kadar ıssız bir yapraktın. Ben de senin savruluşuna suskun bir tanık. Bir gece yarısı sokak lambasının ışığından süzülerek karıştın karanlığa. Gittin. Şimdi ayak izlerini takip ederek kayboluyorum ormanımızda. Tek başına sessiz kalınmıyor, kaçılmıyor şehirden. Bunu öğrendim yokluğunda. Sessizliğine her kim tanık oluyorsa şu an, henüz bilmiyor oradan da bir gün gideceğini. Seni bu eski ağaçlardan başka kabul edecek bir yer yok yeryüzünde. Bir gün bunu anlayacaksın sevgili sessizliğim.

Köprünün altından bir kayık geçiyor…."

Mektubu atmaya kıyamıyorsun. Özenle masanın üzerine koyup, elinle kırışıklıkları düzeltmeye çalışıyorsun.  Kâğıt kurumuş bir yaprak gibi çıtırdıyor elinin yumuşak hareketlerinde.  Sonra istemsizce elini diğer cebine atıyorsun. Metalin soğukluğu içini ürpertiyor. Canın sigara içmek istiyor. Ama ne sigaran var ne de sigara alacak paran. Kalan tüm paranı evde bıraktın. Ayakları sürerek kahveden çıkıyorsun.

Sınır kentine doğru hareket ediyor otobüs. Son kez pencereden yitip giden kente bakıyorsun. Kırılıp dağılıyor görüntüler. Anılar çözülüp erimeye başlıyor, pencereden süzülen yağmur damlaları gibi akıp gidiyor önünden. Gardan çıktıktan bir süre sonra otobana girip, karanlığa gömülmüş ıssız tarlaların arasında ilerliyorsunuz. Her şeyin başladığı ve bittiği yere, ormanına geri dönüyorsun. Şoför radyoyu açıyor. Tanıdık bir türkü çalınıyor kulağına. Cam kenarına sıkışmışsın. Servis masasını açıp, mektubu özenle üzerine koyuyorsun.

"Kaybolduğun zaman, nefesinle haber ver sevgili sessizlik. Bir gün kara ormanda buluşuruz tekrar. Eğer dönebileceğimiz bir yer, geri gelebileceğimiz bir biz,  yürüyebileceğimiz bir yol kalmışsa hâlâ...’’

Bıraktın, her şeyi bıraktın artık. Bir ömürce takip ettiğin izler hiçbir yere tutamak olmadı. Şimdi bitirmeye gidiyorsun kalanları.

Metal parçasının kabzasını sıkıca kavrıyorsun. Belki ormana varana kadar ısıtır, içine alabilirsin diye umut ediyorsun. Camdaki yansımanla göz göze geliyorsun. Yol uzun hazır olmak için biraz uyumalısın.  Otobüsün ışıkları kapandığında sen de gözlerini yumuyorsun… 

 

 

 

Halil İbrahim Özay Cuma, 01 Ocak 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

Halil İbrahim Özay

1973 İstanbul doğumludur.  Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi eğitimi almıştır, uzun yıllardır bankacılık yapmaktadır.  Felsefe, edebiyat ve sinema ile ilgilenmektedir. Yazar hakkında detaylı bilgi: Halil İbrahim Özay
takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262