Bu kez kimseyi durdurup adres sormuyorsun. Haritaya da ihtiyacın yok. Artık sokakları ezbere biliyorsun. Yönünü bulmakta ustasın. Zihnin hiçbir ayrıntıyı atlamana izin vermiyor. Neredeyse her istasyonda, her sokakta, her kafede bir anın varmış gibi geliyor. Kendini turist saymıyorsun. Şehri, kuzeydeki bütün şehirleri tanıdığını sanıyorsun. Hatta, biraz daha ileri giderek, onun bir parçası olduğunu, ona, oraya ait olduğunu düşünmeye başlıyorsun. Kaybolman imkânsız.
Yorgunsun. Rüzgâr yüzüne vurdukça canlanıyorsun. Herkesten kaçıp buraya geldin, herkesten uzakta olmanın tadını çıkarıyorsun. Bunun, kendini tanımak için bir fırsat olduğunu düşünüyorsun. Yalnızlık hoşuna gidiyor. Kimsin peki?
Defalarca yıldırım çarpmış birisin. Saçların bu yüzden bu kadar kabarık. Gözlerin bu yüzden bir tuhaf parlıyor. Sana dokunmaktan bu yüzden kaçınıyorlar. Hayatta kalman mucize. Her seferinde bir yolunu buluyorsun.
Bu sefer değil. Bu sefer sona çok yakınsın. İçinde serbestçe dolaşan elektrik, kontrolden çıkmak üzere. Sana istemediğin şeyler yaptırıyor, seni ele geçirmeye çalışıyor. Yumruklarını sıkmanın faydası yok. Onu içinden atmak zorundasın. Buraya bunun için geldin.
Buraya arkadaşlarının, sevgililerinin, hocalarının, ailenin seni yıllarca maruz bıraktıkları düşük akımdan kurtulmak için geldin. Elektrik canını yakıyor. Ciğerlerini sıkıştırıyor. Taksilerin kapılarını kapatırken çarpılıyorsun. Burası farklı. Geldiğinden beri güneşi sadece üç saatliğine görebildin ama umrunda değil. Istediği kadar gece olsun. İstediği kadar karanlık olsun. En azından nefes alabiliyorsun.
Ezbere bildiğin sokağa girerken nefesini tutuyorsun. Rüzgâr keskinleşiyor. Adımlarını hızlandırıyorsun ve avluya giriyorsun. Bir sigara yakıyorsun, eski taş binalara afiş niyetine yapıştırılmış fotokopileri incelemeye başlıyorsun. Gişenin yanındaki duvarda bir kâğıt asılı, ‘Feedback’ yazıyor. Bir indie-rock grubu üyesi olabilecekken yanlışlıkla bilet kesme işine girmiş gibi duran adama öğrenci kimliğini uzatıyorsun. Eline tutuşturduğu küçük mavi kartonda da ‘Feedback’ yazıyor. Sigaranı söndürüp binaya giriyorsun.
Merdivenlerden çıkarken rutubet kokusu keskinleşiyor. Fuayeden gelen sesler seni ürkütüyor. Geri dönecek gibi oluyorsun. Tabii ki dönmeyeceksin. Korkarak ilerliyorsun.
Fuaye tahmin ettiğin gibi kalabalık. Bütün gözlerin üzerine çevrildiğini sanıyorsun. Oturacak yer bulamıyorsun. İçerisi sıcak. Bunalıyorsun. Büfede duran kızı boynunun hemen altındaki piercingden tanıyorsun. Buraya daha önce gelmiştin. Büfenin yanındaki alçak tabureye sırasıyla eldivenlerini, çantanı, paltonu, bereni, atkını, kalın kazağını ve kalın kazağının altına giydiğin ince kazağı koyuyorsun. Taburenin üstünde küçük bir dağ oluşuyor. Kızdan bira istiyorsun, sonra konser sırasında çişinin gelebileceğini hesaplayıp hemen vazgeçiyorsun. Kız sana Türkçe bir şeyler mırıldanarak bir bardak kırmızı şarap veriyor.
İnsanları incelerken buluyorsun kendini. Herkes bira ve puro içiyor. Yaş ortalamasını düşürdüğün halde kimse dönüp sana bakmıyor. Rahatlıyorsun. Kapılar açıldığında kimse yerinden kımıldamıyor. Şarabını bitirmediğin halde bırakıyorsun ve ince kazağını, kalın kazağını, atkını, bereni, paltonu, çantanı ve eldivenlerini alıp kapıya gidiyorsun. Biletini bulamıyorsun. Ellerin kolların dolu. Ceplerine ve çantana bakıyorsun. Yok. Paltonun ceplerini karıştırıyorsun, orada da yok. Etrafına bakıyorsun ve arkanda birikmiş insanlar olduğunu fark ediyorsun. Panikliyorsun. Elindeki yün tomarından kurtulman gerekiyor ki küçük mavi kartonu bulabilesin. Tabii ki bulamayacaksın ve arkandakiler sabırsızlanmaya başlayacak. Bir sahtekâr gibi görüneceksin. Şimdiden öyle görünüyorsun. Korkmaya, aynı anda öfkelenmeye başlıyorsun. Kapıdaki görevli, bunu sezmiş olmalı ki, sana geçmeni söylüyor. Hakkın olanı sana hediye ediyor. Ona aksini kanıtlayamıyorsun. Ellerin terlemeye başlıyor.
Salona adımını atar atmaz her şeyi unutuyorsun. Sahneye yakın olabilmek için en ön sıraya oturuyorsun. Ses, seni aşmadan arka sıralara gidemesin, istiyorsun. Giysilerini ve çantanı yanındaki sandalyeye yığıyorsun. Nasıl olsa yanına kimse oturmayacak. Herkes yerleştikten sonra sessizlik oluyor. Uzun süre gri, boyaları dökülmüş duvarlara, tepedeki cılız ampullere, karanlık sahneye bakıyorsun. Bekliyorsun. Sabırsızlanmaya başladın.
Kendinden emin, takım elbiseli, sarışın bir adam çıkıyor sahneye. Cılız ampullerin cılız ışıklarının altında dikilip duruyor. Kim olduğunu bilmiyorsun. Bir takım uyarılarda bulunmak istiyormuş. Huzursuzca kımıldanıyorsun.
“Birazdan dinleyeceğiniz konser” diyor, kravatını gevşetmeye çalışarak, “sıradan bir konser değil”. Herkes susuyor. “Sizi uyarmak zorundayım” diyor ve yarattığı etkiyi gözlemlemek istercesine tek tek salondakilerin gözlerinin içine bakıyor. Seni, nedense, es geçiyor. “Ben konseri dışarıdan dinleyeceğim” diyor, “kapalı kapılar ardından. Size de öyle yapmanızı tavsiye ederim.” Salondaki yaşlıları gözüne kestiriyor bu sefer. Arkanı dönüp bakmaya utanıyorsun. Yaşlılar yerlerinden kımıldamıyorlar. Adam, kravatını iyice gevşetiyor. Kendinden emin hali yavaş yavaş yok oluyor. “Beni anlıyor musunuz?” diye soruyor. “Hassas kulaklarınız varsa buradan sağ çıkamazsınız. Kalbiniz hassassa, astımınız varsa, mideniz rahatsızsa…” Sana bir türlü bakmıyor. “…yüksek tansiyonunuz varsa, düşük tansiyonunuz varsa, dolaşım problemleriniz…” Sana bakmıyor. Öyleyse kalıyorsun.
Yaşlılar yavaş yavaş salonu terk edip fuayedeki eski yerlerine dönüyorlar. Olan bitene anlam veremiyorsun. Adam ortadan kayboluyor. Işıkların kapanmasını beklerken, etrafına bakınıyorsun. Salonun yarısı boşalmış. Geri kalanlar birbirlerine, senin onlara baktığın gibi, soran, şaşkın, meydan okuyan gözlerle bakıyorlar. Işıklar kapanıyor. Hemen sonra tekrar açılıyor. Takım elbiseli sarışın adam içeriye giriyor ve elindeki küçük kutuyu, şeker ya da çikolata ikram eder gibi, dinleyicilere tutuyor. Ilk senden başlıyor bu sefer. Küçük, renk renk, desen desen toplara bakıyorsun, ne olduklarını bilmeden bir tane alıyorsun. “İki tane alın” diyor adam, sana bakmadan, “İki kulağınız var, değil mi?”
Plastikle kauçuk arası bir şeylerden yapıldığını tahmin ettiğin tıpaları elinde yuvarlıyorsun. Yeniden etrafına bakıyorsun. Kimse birbiriyle konuşmuyor. Tıpaları kulaklarına sokmaya çalışıyorlar. Içinden kimsenin birbiriyle konuşmamasına, kimsenin birbirine dokunmamasına, kimsenin hiçbir şeye gülmemesine isyan ediyorsun. Kendini yalnız hissediyorsun. Buraya geldiğine lanet etmek üzeresin. Tabii ki tıpaları takmayacaksın. Onları cebine atıyorsun. Evi hatırlıyorsun. Arkadaşlarının, sevgililerinin, hocalarının, ailenin seni yıllarca maruz bıraktıkları şeyi. Buraya neden geldiğini hatırlıyorsun ve keyfin yerine gelir gibi oluyor.
Takım elbiseli adam nihayet gidiyor ve nihayet, ışıklar kapanıyor.
Uli Maiss, çellosuyla birlikte sahneye çıkıyor. Kablolarla uğraşıyor. Işi bitince oturuyor. Yerinde doğruluyorsun. En öne oturduğun için mutlusun, neredeyse nefesini duyabilecek kadar yakınsın. Bacaklarını uzatıyor, bin bir güçlükle yerleşiyor. Bir çello gibi büyük ve iri, ama zarif kıvrımlardan yoksun. Şişman ve kaslı bir deve benziyor. Hasta bir deve... Salondakilere bakmıyor. Yere bakıyor, nedense, korkuyorsun. Çok eskilere ait bir korku hortluyor içinde. Seni döveceğini filan sanıyorsun.
Uli Maiss, derin bir nefes alıyor ve kolunu kaldırıyor. Çelloyu dövmeye başlıyor. Çıkan ilk ses, kulaklarını tırmalıyor. Şok geçiriyorsun. Ses hiç bitmiyor, azalmıyor, artmıyor. Sadece dallanıp budaklanıyor. Konuştukça çatallaşan bir ses gibi. Gürültü bütün salonu kaplıyor. Ses dalgaları ilk sana ulaşıyor ve içini titretiyor. Bir melodi, bir iniş, bir çıkış, sana verebileceği küçük bir şey bekliyorsun. Anlayabileceğin, zihninin anlamlandırabileceği ufacık bir işaret. Uli Maiss, sana, tanımlayabileceğin bir şey vermeyi reddediyor. Gürültü devam ediyor, saldırıya uğramış gibi hissediyorsun. Ve o anda, salondan iki kişi, senin önünden geçerek fuayeye çıkıyorlar.
Olduğun yere mıhlanıyorsun. Büyülendin. Bunun fiziksel bir şey olduğunu anlıyorsun. Bedenine bir şeyler oluyor. Kulakların sızlamaya başlıyor, kulak zarın titriyor. Bir an patlayacak gibi oluyor, sonra hiçbir şey hissetmiyorsun. Sızı gitti. Ses devam ediyor. Uli Maiss, çelloyu dövüyor. Ve daha fazlasına katlanamayacağını düşünürken, ses yükseliyor, araya başka cızırtılar giriyor.
İki kişi daha sessiz adımlarla önünden geçiyor, fuayeye gidiyorlar. Kapılar bir kez daha kapanıyor. Havasız kaldığını hissediyorsun. Uli Maiss’in yüzüne bakıyorsun, terleyen, kızarmaya başlamış, aşk ve nefret dolu yüzüne. Uli Maiss’in gövdesine bakıyorsun, kasılan ve titreyen etler geliyor gözünün önüne. Bir Bacon figürü gibi, diye düşünüyorsun. Son nefeslerini veren hayvanlar gibi. Son nefeslerini vermiş hayvanların hâlâ aktif olan kasları. Atan nabızlar. Her şey birbirine karışıyor. Nefesini tutuyorsun. Uli Maiss’in ellerine bakıyorsun. İri, güçlü parmaklarına. Parmaklar boynunu sıkıyor. Nefesin içinde, hapsoluyor. Üzeri kabuk bağlamış yaralar düşünüyorsun, beyninde yengeçler dolaşmaya başlıyor. Beynin karıncalanıyor, başının arkasında bir sıcaklık hissediyorsun. Boğulmak üzeresin.
Devam ediyor, durmuyor. Sonsuza kadar çığlık atmak gibi bir şey bu. Boğazının parçalandığını hissediyorsun. Bir kadın salondan neredeyse koşarak çıkıyor. Uli Maiss kimseye bakmıyor. Ses alçalır gibi oluyor, nihayet, diyorsun, derken, yeniden yükseliyor. Cebindeki tıpalar geliyor aklına. Hemen o anda iki kişi daha çıkıyor salondan. Salonda senden başka kimse kalmamış olabilir mi? Kımıldayamayacak halde olduğundan, arkanı dönüp bakamıyorsun. Korkmaya başlıyorsun. Uli Maiss’le bu salonda yalnız kalmaktan korkuyorsun. Yüzüne bakıyorsun, gözlerini göremiyorsun. Terliyor. Kolu kopmak üzereymiş gibi duruyor. Bir kişi daha çıkıyor. Demek yalnız değilmişsin. Ya şimdi? Kendini bırakamıyorsun bir türlü. Sesler seni içine çekiyor. Cızırtılar göğsünü delik deşik ediyor. Kalbin durmak üzere. Bir an geliyor ve kusacak gibi oluyorsun. Parmaklarının arasındaki akımı hissediyorsun. Elektriği hissediyorsun. Gitmek istiyor. Seni bırakmak istiyor. Gülümsediğini fark ediyorsun. Tıpaları boş veriyorsun. Her şeyi boş veriyorsun. Gözlerini kapatıyorsun.
Karanlıkta daha iyi duyuyorsun, başın dönmeye başlıyor. Araba kazası gibi bir şey bu. Hep savrulan, taklalar atan bir arabadasın. Sonun gelmek bilmiyor. Uli Maiss öfkesini, kinini, yalnızlığını, isyanını, onu sıkıştıran, ele geçiren, ona istemediği şeyler yaptıran her şeyi kusuyor. Kendi kurtuluşun için, buna şahit olmak zorundasın. Buraya bunun için gelmedin mi?
Daha fazla dayanamıyorsun, kaldırabileceğinden çok daha fazlasını yapıyor her seferinde. Gözlerini açıyorsun. İçin boşalacakmış gibi oluyor yeniden. Daha fazlası olamaz, diyorsun ve ses yükseliyor. Çığlık atmak üzeresin, fiziksel bir dürtü bu. Uli Maiss çok iyi hesaplanmış hilelerle, bedenini, tepkilerini kontrol ediyor. Duygularından, ruhundan, zekândan arındın. Tamamen bedensel bir varlıksın şu anda. Ellerin terliyor. Tansiyonun düştü. Üşüyorsun. Kazağına ulaşamayacak kadar yorgunsun. Dizlerinin bağı çözülüyor. Gözlerin kararmak üzere ve… ses kesiliyor.
Sessizlik.
Önce fark etmiyorsun.
Bıçak gibi keskin.
Ellerinle çınlayan kulaklarını kapatıyorsun. Miden çalkalanıyor. Salondan iki kişi daha çıkıyor, kulak tıpalarını yere düşürüyorlar. Biri, sendeleyip duran diğerine yürümesi için yardım etmek zorunda kalıyor. Yüzün bembeyaz kesildi. Sessizlik, duyduğun ve maruz bırakıldığın tüm seslerden daha fazla acıtıyor canını.
Uli Maiss sessizliğe alışmana izin vermiyor. Onu bir silah olarak kullanmak istiyor. Tam rahat bir nefes alacakken yeniden başlıyor her şey. İkinci kez duyduğun ses, ilkinden daha da şiddetli geliyor. Bedenin tepki veriyor. Hemen ağlamaya başlıyorsun. Soğuk terler döküyorsun. Titriyorsun, sarsılıyorsun, nefesin kesilene kadar ağlıyorsun. Durması için yalvarmak istiyorsun. Ağladıkça, parmakuçlarında dolaşan elektrik akıp gidiyor. Uli Maiss’in çellosuna doğru, kıvrılarak yol alan bir yılan gibi ilerliyor. Onu görebiliyorsun. Bunca sene sana yaşattıklarından sonra, bir veda bile etmeden gidiyor. Onu evcilleştirecek olana tapınmaya gidiyor. Seni bırakıyor. Uli Maiss çarpılıyor, kasılıyor. Dev gövdesi her an yıkılacakmış gibi duruyor. Çelloya son bir darbe indiriyor. İçin boşalırken, konser bitiyor.
Artık özgürsün.
Uli Maiss ayağa kalkıyor. Ne yapman gerektiğini biliyorsun ama zihnine söz geçiremiyorsun. Sessizlik canını yakıyor, ama eskisi gibi değil. Uli Maiss çellosunu bırakıyor ve sana doğru, sahnenin ortasına doğru yaklaşıyor. Önceden programlanmış gibi ayağa kalkıyorsun. Alkışlıyorsun. Bunun ne demek olduğunu bilmiyorsun. Sana yaşattığı şeyden sonra, ona ancak kendini öldürerek teşekkür edebilirsin belki de. Seni kurtardı. Arındın. Onun sayesinde. Alkışlarını üç cılız alkış takip ediyor. Dönüp kim olduklarına bakıyorsun, onlar da senin gibi solgun görünüyorlar. Koca salonda dört kişi. Bir tek sen ayaktasın. Uli Maiss sana bakmıyor. Kimseye bakmıyor. Kulise kaçıyor.
Alkışlar devam ediyor. Böyle bitsin istemiyorsun. Ona anlatmak istiyorsun. Teşekkür etmek.. onunla konuşmak ve onun normal biri, elektrik yiyen bir dev değil, bir insan olduğunu kendine kanıtlamak istiyorsun. Ondan frekansları, ses dalgalarını, sesin bedene etkisinin formulünü, onun sırrını, ‘Feedback’i öğrenmek istiyorsun. Ama kendini geri çekiyor. Yerine oturuyorsun. Senin dışındaki üç kahraman oturdukları yerden alkışlamaya devam ediyorlar. Giyinmeye başlıyorsun. Ellerinin titremesine hâkim olamıyorsun. O sırada Uli Maiss geliyor. Hemen ayağa fırlamak istiyorsun ama ellerin kolların dolu. Yeterince hızlı olamıyorsun. Sana bakmıyor. Selam veriyor ve gidiyor. Olduğun yerde kalıyorsun. Sonunda toparlanıyorsun ve kararlı bir biçimde kulise doğru ilerliyorsun.
Takım elbiseli sarışın adam, bambaşka bir geçmişe ait görünerek, karşında dikiliyor ve seni kulise alamayacağını söylüyor. “Hem..” dedikten sonra duraksıyor, sonra devam ediyor, “hem, neden girmek istiyorsunuz ki? Adamı görmediniz mi? Onun gibi iri bir adam…” Ona gerçek amacını anlatamayacağını anlıyorsun ve salonu terk ediyorsun.
Fuaye kalabalık. Herkes bira ve puro içiyor. Yaşlılar hallerinden memnun görünüyorlar. Büfedeki piercingli kızdan bir bira alıyorsun ve avluya çıkıyorsun. Sokağa adımını atmadan önce duraksıyorsun. Sen sen değilsin. Artık başka birisin. İçindeki elektrik çekilip alındı. Ezbere bildiğini sandığın bu sokağa gerçek anlamda ilk kez adım atmış olacaksın. Birandan bir kaç yudum alıyorsun, ellerinin titremesi geçiyor. Duygularına, ruhuna ve zekana yeniden kavuşuyorsun.
Döneceğin gün, şehirde son kez turlamak için dışarıya çıkıyorsun. Ünlü ve tarihi otellerden birinin önünden geçerken hiç beklemediğin bir şey oluyor. Uli Maiss’i görüyorsun, onu görür görmez tanıyorsun. Otelden çıkmak üzere. Çellosu ve seyahat çantası elinde. Otelin döner kapısına yaklaşıyor. Bavulunu yerde sürüklüyor, çellosu ve iri gövdesiyle döner kapıdan geçmeye çalışıyor. Uzun paltosu kapının kenarına sıkışıyor. Önce ne olup bittiğini anlamıyorsun. Otele yaklaşıp bakıyorsun. Uli Maiss, otel kapısına sıkışıyor. Döner kapı dönmez oluyor. Uli Maiss çellosuyla, bavuluyla, paltosunun ucuyla ve kapıyla boğuşuyor. Kapı hareket etmiyor. Ne yapacağını bilemiyorsun. Uli Maiss çaresizlikten ve öfkeden deliye dönüyor. Bütün gücüyle kapıya asılıyor, kapıyı kıracağından, cama gireceğinden filan korkuyorsun. Ona yardım etmek istiyorsun. Yaklaşıyorsun. Sarfettiği efordan yüzü kızarmış, nefes nefese kalmış. Ona acıyorsun. İşte o anda, bunu hissetmiş gibi, ilk kez, başını kaldırıp sana bakıyor.
Gözlerinde okuduğun şeyi tüm yaşamın boyunca kendine saklayacaksın.
Koşarak uzaklaşıyorsun. Ancak uçağa bindiğinde kendine gelebiliyorsun.
Uçaktan indiğinde, arkadaşlarının, sevgililerinin, hocalarının ve ailenin de içinde bulunduğu gürültülü kalabalığa karışmadan önce, cebinden çıkardığın tıpaları kulaklarına takıyorsun.


