01.04.10
Tamam Osman, sakinim şimdi. Oldu. Hatta fazla oldu, fazla sakinim galiba. Kendimi hiç böyle görmemiştim. Nefesim saat gibi, içim buz gibi. Hissizleştim. Uyuştum. Kabuk değiştirdim adeta.
İşte dün senin başından kalkıp bilgisayarın başına oturdum her yerimden soluyarak. ‘Sinirden kurtulma yolları’ diye arattım internette. Çünkü bu duyguyu derinlemesine yaşamayı arzu etmiyordum pek. Kurtulmalıydım ondan. Hiç istemediğim yerlere, ilkelerime aykırı davranışlara sürüklenecektim yoksa. Şöyle ki: Kafamdaki adam benimle dalga geçip duruyor, balkona çıkıp halka karşı o ağza alınmayacak sözleri sarf etmem için teşvik etmeye çalışıyordu beni. Az kalsın ona uyup balkona çıkacaktım ki “Hayır, hayır, hayır. Bunu yapamam” dedim başımı iki yana sallayıp. Balkon kapısından dönüp bilgisayara oturdum işte sonra da. Arattım.
Çünkü şu hayatta en sevmediğim şey, nefret ettiğim bir şey varsa o da balkondan bağırmaktır Osman. ( Bir de kafama vurulması var tabii. Ama artık kafama vuracak biri kalmadığı için bu, hayatta en sevmediğim şey, nefret ettiğim bir şey varsa o da, mazinin puslu havasında dağılıp gitti çoktan. Tabii yalancılık, ikiyüzlülük, riyakarlık, dedikodu, namussuzluk, puştluk, evrakta sahtecilik, algıda seçicilik, cinsel ayrımcılık, çocuk istismarı, iyi niyeti suistimal, kutsal değerlere ve Türklük onuruna hakaret, oportünizm, kommensalizm, el şakası, tuvaletin kenarına işenmesi, işime karışılması, yap denmesi, yapma denmesi, yapamazsın denmesi… de var. Ama gördüğün gibi bunlar da kafama vurulmasıyla aynı akıbete uğruyorlar.) Mesela Karadenizli bir sülale bizim apartmanın karşısına başka bir bina dikip içine oturdu 7-8 sene önce ve kış mevsimi dışında iletişim aracı olarak pencereleri, balkonları kullanıyorlar. Her kattan habire bir kafa çıkıp alt kata, üst kata, bakkala, sokaktan geçen birine, oynayan çocuklara, kavga edenlere, öpüşenlere… bir şeyler söylüyorlar bağırarak. Arada bir telefonu kullansalar da yine pencerede balkonda, yine bağırarak konuşuyorlar nedense. Yerel bir örf, adet, gelenek, görenek herhalde. Tamam, Anadolu köylünün efendisidir, biliyorum ve milli değerlerimize çok önem veririm ben de. Ama her şey yerinde güzel bence Osman. Şehir hayatında bu takım davranışlar uygun kaçmıyor kanısındayım. Sinirlerim alt üst oluyor, özüm bozuluyor. Kim bilir benim gibi daha niceleri var? En çok da, bir çocuk var, o sinirimi bozuyor. Balkona çıkıp ara vermeden “Ayşeee, ayşeee, ayşeee…” diye bağırıyor. Alt kattan Ayşe çıkınca da “Nabeeer?” deyip içeri kaçıyor. Sonra tekrar çıkıp, aynı şeyi üst kattaki Hatice’ye uyguluyor. Sonra tekrar Ayşe, tekrar Hatice diye devam ediyor. Taşındıklarında bu çocuk on yaşında falandı. Sabırla sedatla bekledim büyümesini, belki adam olur da bırakır bu işi diye. Ama geçen sene tam büyümüştü ki gene küçüldü. Aynısından bir tane daha çıktı ve aynı şeyi yapıyor. Çok zor.
İşte böyle, nisan ayından kasım ayına kadar günümün büyük bölümünü onları dinleyerek geçiriyorum mecburen. Başka bir şey yapmama izin vermiyorlar. Ağustostan sonra da Trabzon’u, Rize’yi falan özlemeye başlıyorum hep. Tütün, fındık tarlaları gözümde tütüyor. Kafamdaki adam da Karadeniz şivesiyle konuşmaya başlıyor. Sonra gel de kendine yabancılaşma, değil mi ama?! Bence kimse balkondan bağırmamalı işte bu yüzden Osman. İki elim kanda olsa taviz vermeyeceğim ilkelerimden biridir bu. “Hayır, hayır, hayır. Bunu yapamam” dedim ben de ve bilgisayarın başına oturdum. Arattım ‘sinirden kurtulma yolları’ diye.
Kamuoyu kese kağıdının içine nefes alıp vermekle içinden ona kadar saymak arasında ikiye bölünmüş durumdaydı genel olarak. Bir de tuhaf tuhaf şekiller alarak nefes egzersizleri yapmayı öneren bir azınlık vardı ama tam anlamadım onların ne demek istediğini. İşte kese kağıdına nefes alıp vermenin sokak çocuklarına kötü örnek olma gibi bir tehlikesi olduğu için de içimden ona kadar saymayı tercih ettim ben. Matematiğe karşı ezelden beri duyduğum ilginin, eğilimin, yatkınlığın da etkisi oldu herhalde bunda. (Bak: 1345.4678 = 6291910) Saydım. Saydım. Saydım. Sonra sakinleştim gerçekten de. Ama bırakamadım saymayı. Hoşuma gitmişti, bağımlı olmuştum çünkü birden. Her sayıda biri sırtımı okşuyordu sanki. Annem beşiğimi sallayıp ninni söylüyor, ninem masal anlatıyordu. Böyle böyle un çuvalının içi gibi bir huzura daldım gittim saydıkça. Uyuklamaya başladım.
Sonra da bir huzursuzlukla sıçradım yerimde tabii. Bir şey eksikti sanki. Önce annemle ninem sandım ama hayır, değilmiş. Hep bir sayıyı atladığımı anladım. Sonra dikkat kesildim, baktım. Yok, hiçbirini atlamadan sayıyormuşum diğer taraftan da. Ama yine de eksikmiş gibi geliyordu. Bazen 4’le 5 arasında, bazen 7-8, bazen 1-2 arasında bir sayı eksikti sanki. Sayılar aslında üç-dört-çölük-beş-poköz-altı… diye gidiyormuş da ben bunlardan birini unutmuşum gibi... Hemen çok fena oldum tabii böyle düşününce. Sonra da eksik olan sayıyı aramaya başladım. Aradım, taradım, aradım… Daha sonra da neyi aradığımı unutup aramaya devam ettim. En sonunda da uyumuşum.
Sabah da bir uyandım baktım ki hiçbir şey olmamış gibi 8, 9, 10, 1… diye devam ediyorum. Tuvalete gittim 2, 3, 4 çişimi yaptım 5, 6, 7 yüzümü yıkadım 8, 9, 10 aynaya baktım, durdum. Eee? dedim. Sol kaşımı, dudağımı, omzumu yukarı kaldırıp, “Sanki şu hayatta hiçbir şey umurumda değil.” dedim. Hiçbir şey bana koymaz, kesseler acımaz gibiydi. Çok cooldum. Sonra tekrar yüzümü yıkayıp tekrar aynaya baktım. Hâlâ öyleydim. Sonra da aynaya dedim ki, “Acaba Mevlana’ya olduğu gibi beni de öldürmeyen şey güçlendirdi mi yoksa? Onca acıdan, yenilen onca golden, kaybedilen onca oyundan, binlerce karanlık dehlizlerden sonra böyle kaya gibi, taş gibi semsert, buz gibi sopsoğuk mu duracağım hayata karşı?” Mutfağa giderken de sana uğrayıp, sana da sorayım dedim. Soruyorum: Öyle mi oldu acaba Osman? Öyle mi duracağım artık?
Dün sinirliliğimin etkisiyle abartmışım et olayını biraz Osman. Şimdi şu ruh halime uygun olarak buzlu, muzlu milkshake hazırlayacağım kendime kahvaltı için.
02.04.10
Osman!
İki gözüm önüme aksın ki, şerefsizim ki bir şey eksik Osman. Dünden beri düşünüyorum ama ne olduğunu da bulamıyorum bir türlü. Yardım etsene bana.
İş sayılardan başladı, büyüdü büyüdü bütün evren oldu. Sonra küçüldü küçüldü hayat oldu. Daha da küçüldü benim hayatım oldu. Sanki hayatımda bir şey eksik Osman. Hatta eminim. Kesin! Ama ne?! Böyle herkesin hayatında çok sıradan ve çok önemli olan, benim hayatımda da bir zamanlar öyle olmuş olan ama bir süredir unuttuğum BİR ŞEYi hatırladım sanki. Ekmek gibi, yumurta gibi, sevgili gibi bir şey. AMA NE?! Çıldıracağım.
Çocukken en çok sevdiğim, gözüm gibi baktığım, böyle parmaklarımla adeta bütünleştiği için nokta atışı yapabilerek arkadaşlarımı en çok onunla üttüğüm bilyemi on yaşında kaybetmişim de ancak şimdi fark etmişim, hatırlamışım bunu gibiyim. Ya da emekli olup, ardında da kanser olup ölüm döşeğinde internete girmeye başlamış ve artık değer diye bir şeyin olduğunu öğrenmiş bir prolotarya gibi… Ama böyle değil, bunlar değil işte, biliyorum. Kafam çatlıyor Osman. Hep düşündüm, yok. Eksik bir şeyi anlatmak çok zor. Hep gözümün önünde olan, hatta hâlâ da öyle olan ama göremediğim… Off! Nasıl diyeyim… Georges Perec’in Kayboluş’unu bilmiyor musun lan, işte tıpkı ondaki… Sus!!
Kafam ne kadar karışık görüyorsun işte Osman. Az önceki cümleyi aradan sıvışıp kafamdaki adam yazdı. Georges diye kaybolmuş bir adam tanımıyorum yoksa kesinlikle ben. Ne diyordum? Hah, nasıl diyeyim, diyordum.
İşte sanki bu eksiğin matematikle bir ilgisi varmış gibi geliyor ama e=m.c2 olduğuna göre her şey de matematik değil midir ki? Saman altında su aramak oluyor benim durumum da adeta. Mesela benim matematiğim çok iyiydi eskiden ilkokuldayken. Çok severdim. Hep böyle yemeyeyim içmeyeyim, toplayayım, çıkarayım, çarpayım, böleyim istiyordum. O sayıların birbirine karışıp sonra hoop, başka sayılara dönüşmesi büyülü, cennet gibi bir dünyaydı benim için. Matematik derslerini iple çekerdim hep. Hayat matematik dersi olsun isterdim. Ama işlemleri, problemleri de çok hızlı, bitmek tükenmez bir iştahla yalayıp yuttuğum için ellerim bomboş, hasta tavuklar gibi kalakalırdım öylece. Sonra içimde bir şeyler patlardı birden. Diğerlerini beklerken sıraların arasında koşuşturmaya başlardım ben de kendimi tutamayıp. Örtmenim bana özel sorular getirmeye başlamıştı sonraları okula işte bu yüzden. Ama her şeyin gibi matematik derslerinin de sonu vardı Osman. Adeta bir isyan gibi, devrim gibi kafaları çizmeye koyulurdum işte o zaman da.
Ama biraz büyüyünce vücudumdaki kıllarla matematiğe ilgim bir ters orantı yaptı. İlgim önce müziğe, sonra kızlara, sonra da uykuya, nihilizme kaydı. İşte Osman, diyeceğim şu ki, ne olduysa o arada oldu galiba. Ben farkında olmadan içimdeki matematiksever çocuk işlemlere devam etmiş sanki. Ama eşittirleri söylemeden bırakmış hep. 2 artı 2 demiş susmuş, 78 artı 89 demiş susmuş, 12 artı 99 demiş susmuş… Şimdi de bütün bu söylenmeyen toplamların toplamı, geceleri rüyalarıma giren pirinç tanesi hayaletleri gibi hayatıma dalıverdi sanki. Var ama yok. Büyük ama görünmez. Önümde ama nerde. Bilmem anlatabildim mi?
Acaba dedim kahvaltıda mı bir eksik var ama hayır, Osman her şey vardı. Hayatımda kuş sütü mü eksik, ne dersin ha? Ya da sigaraya mı başlasam diyorum.
03.04.10
İyi akşamlar Osman,
Ben hâlâ neyin eksik olduğunu bulamadım. Ama hayatımdaki bu eksiği ararcasına, onun yerini doldururcasına bir öykü yazdım. Sanki hayat ani fren yapmış bir İ.E.T.T. otobüsü Osman. Ben de ineceği durağı kaçırmış ama bunun farkında bile olmayan ayakta bir yolcu. Dizlerim boşalmış, öne doğru fırlamak, düşmek üzereyim ve elim havada, boşlukta bir denizanası gibi açılıp kapanıyor. Tutunamıyorum Osmaaan!! Eyvah! az kaldı düşeceğim. Ama hep son dal olarak sanat geliyor işte elime son anda. Süpermen gibi. Teşekkür ederim sanat. Allah razı olsun sizden öyküler.
Fakat hiçbir şey gerçeğinin yerini tutmuyor Osman. İnsan içinden bir böbreği alınmış gibi çaktırmadan hissediyor gene de bir yanlışlık olduğunu. Ne demişler: Ucuz etin yahnisi seyrek olurmuş. İşte bu yüzden imitasyona hayır Osman. Midilliyi attan saymamalı ve Uzakdoğulu gençlere istihdam sağlayan Nike’ı korumalıyız ne olursa olsun.
İşte bugün bir öykü yazdım. İçimdeki eksiklik hissini arkama bir kırmızı halı gibi serip geçmişime doğru yürüdüm. Orada da ilk önce geçen haftayı buldum tabii. Halkı didik didik aradığım o korkunç günleri… İşte o günleri halının içine rulo yapıp geri geldim hemen ve kağıtların üzerine silkeledim halıyı. (Halı demişken, hayatta en sevmediğim şey, nefret ettiğim bir şey varsa o da balkondan halı silkelenmesidir Osman. Toz toz toz. Puff! Bakın halı yıkama şirketleri de çoğaldı. Kapına kadar gelip alıyorlar halıyı, tertemiz yapıyorlar. Hem ucuz da. Değil mi ama yani?) Böyle olunca öykü de biraz tozlu, isli, puslu, karanlık oldu tabii. Umarım sana geçirince üzülmezsin benim için. Üzülme! Unutma ki o günler geçmişte kaldı ve ben taş gibi, kaya gibi güçlüyüm artık. bir de şu eksiğin ne olduğunu bulsam.
İşte sonra da arattım ismini ne koysam, ne koysam diye diye. 2 saat 34 dakika sonra da buldum. Oha! Dedim işte bu. Cuk oldu! Gorki diye bir adamın “Halkın İçinde” diye bir kitabı varmış. Anladın herhalde, öykümün ismi tamı tamına “Halkın İçinde” Hem böylece şey de olmuş oldu. Artık avanguard olmayı, çağımın ötesine atılmayı bırakmış olsam da en azından çağıma ayak uydurmuş oldum. Postmodern oldum. Metinlerarasılık oldum.
Kahvaltı… Ne diyeyim ki? Bir şeker daha fazla koydum kahvelere, diyeyim. Sen de anla. İşte öyküm:
Halkın İçinde
Yazmalıyım. Galiba unutuyorum her şeyi. Sonra tekrar, tekrar... Kaçıncı oldu bunu yaşadığım? Ya da yazmalıyım dediğim? Diyorum. Yapmıyorum. Ne yapıyorum peki? Yoluma gidiyorum. Sonra tekrar. İlerleme yok. Ekleme yok. Oldum mu? Yaşadığım ne? Nasıl yazacağım ki bilmeden? Hepsi aynı adam mı gerçekten? Nasıl unutulur böyle bir an? Unutmamalıyım. Yazmalıyım. Kafama yazsam?
Yaşlı bir adam var. Sağlıklı, bakımlı görünüyor. Sakalını bile tarıyor sanırım. Dün bakkalın önündeydi. Bugün –az önce- yolun ortasında. O anlayışlı, çok anlayışlı ifadeyle gözümün içine bakıyor. Her şey yavaşlıyor o an. Koşuşturan insanlar durup bir şeyleri sorguluyorlar, anlam buluyorlar yaşamın bir köşesinde sanki. Seviniyorlar.
Hayır, bunu ben kuruyorum. Böyle bir şey olmuyor, biliyorum.
Yavaşlayan sadece ben oluyorum o anda. Hava yoğunlaşıyor da ilerlememi güçleştiriyor sanki. Utanıyorum. Korkuyorum. Onların yapmadığını bildiğim sorgulamayı yaptıklarını düşünüp, ben bunu yapmıyorum diye utanıyorum. Adamın dilenci olduğunu sanarak utanıyorum. Böyle sanmaktan. Öyle olmadığını bildiğim için. Ama aynı zamanda ona para vermeye de utanıyorum. Her şey birbirine karışıyor; ikiye, üçe, beşe bölünüyorum. Kaçmaya çalışıyorum. Kaçmamalıyım biliyorum ama... Çünkü ikiye, üçe bölünüyorum. Bir tarafım bir şeyler uydurup ona inanıyor, kaçıyor. Ben de onu takip ediyorum. Başka türlüsü gelmiyor elimden. Ona para vermekten utanıp kaçıyorum. Oysa o para istemiyor. Hiçbir şey istemiyor. Beni anlayacağını vadediyor sadece. Ama ben korkuyorum anlamazsa diye. Anlayacak bir şey yoksa, ben yoksam diye. Utanıyorum. Unutuyorum sonra. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyorum. Bir surat takınıp jeton alıyorum, metroya biniyorum. Yoluma gidiyorum. Dilenciler de çok yüzsüzleşti, diyorum, adamın gözüne gözüne bakıyorlar. Unutuyorum. Nasıl unutulur böyle bir an?
Hepsinin aynı adam olmadığını unutuyorum mesela. Geçen hafta metronun girişindeki sakallı değildi. Ama o ifade, evet, hep aynı. Beni anlayacağını söylüyor. Neyi anlayacak peki? Anlayacağı şeyden mi korkuyorum yoksa? Hayır. Ben onu anlıyorum, anladığımı fark etmesinden korkuyorum. Herkes gibi davranmaya çalışıyorum. Ona dilenci gözüyle bakıp, hızla geçiyorum yanından. Ama ben utanıyorum. Herkesin utancını üzerime alıyorum. Çünkü biliyorum öyle olmadığını. Herkes utanmalı. Ben utanıyorum. O bana bakıyor. Anladığımı fark ediyor sanırım. Korkuyorum. Bunu bilmesi? Herkes gibi olmadığımı anlar o zaman. O beni anlayınca da ben onun gibi olurum; öyle olduğumu herkes görür. Kaçıyorum. Bana dilenci gözüyle bakılmasından korkuyorum. Pahalı parfüm sürüyorum ben. Onun da giysileri temiz ama. Sakalını bile tarıyor. Ne farkımız var? Yok, biliyorum. Bildiğimden kaçıyorum. Bir surat takınıyorum, hızlıca geçiyorum yanından. Onu görmemişim gibi yapıyorum. Dalgınmışım gibi… Sonra da dalıyorum, unutuyorum. Unutmamalıyım. Yazmalıyım bunu. Utanmamalıyım. Dilencilere para vermekten utanmamalıyım. Herkes görmeli onlar gibi olmadığımı. Para vermeliyim dilencilere artık. Bir köşeye yazmalıyım bunu. Unutmamalıyım. Neyi unuttum?
04.04.10
Bugün hiçbir şey olmadı. Bu da bir şeydir, diyeceksin, biliyorum. Ama lütfen polyanacılık oynama şimdi Osman. Bugün ben de eksiktim sanki!!!!
05.04.10
Zirvede yalnızım Osman. Güçlüyüm ama yalnızım işte. İstediğim bu değildi ki benim. Gökdelenlerin tepelerinde yanıp yanıp sönen ama hep deniz feneri olmanın hayalini kuran o kırmızı ışıklar gibiyim adeta!
Bugün az önce çok acayip bir şey oldu Osman. Küçük dil müçük dil kalmadı bende. İşte ben oturmuş iskambil kağıtlarından kule yapıyordum az önce. Bir taraftan da “Allah’ım ya rabbim! Nasıl bir eksikmiş, ne meneymiş bu!” diyordum hep. Sonra durup dururken birden kapı çaldı. Hah, dedim, tamam. Bütün eski arkadaşlarım toplanıp geldi, sürpriz yapıyorlar bana kesin. “Biz bir yere gitmedik kiii! Şakaaa!” diyecekler kapıyı açınca. Hemen koştum ben de kapıya sanki hiçbir şeyin farkında değilmişim gibi. Böyle uykulu, bunalımlı bir surat yaptım kendime. Ama bir de baktım ne göreyim!!! Bıyıklı, kocaman bir adam kapıda durmuş bana bakıyor. Ödüm patladı. Ne yapacağımı şaşırıp kapıyı kapadım önce. Sonra gene açıp (ama az açıp) baktım aralıktan. “Çöpünüz var mıydı?” dedi. Yüreğim ağzıma geldi, hemen kapıyı kapayıp salona koştum. Zor sakinleştim yarım saatte. Çünkü arkamdaki birine bakarak söylemişti sanki Osman. ‘Çöp’ derken de beni kastediyordu galiba.
Böylece bütün gerçek durumum bir anda gözlerimin önüne serilmiş oldu ve aynı anda bunu benden başka herkesin bildiğini anladım. Evet, Osman, ben sistemin çarkları arasında ezilip büzülmüş, posası çıkmış bir insan müsveddesiyim. Çöpüm! Asıl eksik olan benim! Kaldırıp atacaklar beni yakında. Kapıma kadar geldiler işte. Uff! Gençtim daha yaa! Ne yapsam ne yapsam?
Kahvaltıda ne yediğimi de hatırlamıyorum tabii ki.
07.04.10
Ya Osman, az önce uyanırken düşündüm de, halk mıydı acaba o adam. Olabilir mi dersin? Belki de onu aradığımı duyup kapıma kadar gelmiştir, ha? Çöp de parola gibi bir şeydir belki.
08.04.10
Oha Osman! Ha ha Osman! Ben de bazen çok tuhaf oluyorum yahu. Şu eksiği bulamaya bulamaya bulamamaya alışmışım galiba. Oysa durum 2 kere 2 dörtmüş. O adam tabii ki kapıcı Osman. Ha ha! Çok mutluyum. Yeni bir kapıcı tayin etmişler apartmana. Dün akşam da gelince bir anda aydınlandım ve anladım. Bir arkadaşım, kapımı çalacak biri oldu. Hi hi! Çok güzel günler beni bekliyor, ikinci baharım tomurcuklanıyor adeta.
Şimdi o adamın karısı, çocukları falan da gelir kapıma arada bir. Bidonla su veririm onlara. Deterjan, arap sabunu veririm. Bayram harçlığı veririm. Çöpü veririm. İsimlerini de öğrenirim belki bir gün. Şey efendi, derim. Şey abla, derim. Lan şey, ne haber, derim. İyi akşamlar, derim. Kim bilir, bodrum katına taşınmışlardır belki de. Kapıya poşet asarım o zaman. Onlar da bana ekmek gazete falan alır. Bakkala inmek zorunda kalmam artık. Böyle adeta bir komün hayatı yaşarız onlarla. Ay, ne güzel! Düşündükçe içimde kelebekler uçuşuyor.
Bu arada bu rahatlamanın, mutluluğun verdiği zihin açıklığıyla bir hatamı da anladım dün akşam Osman ve bu sabah çok önemli bir açılım yaptım hayatımda. Osman! Halk on sene yirmi sene otuz sene önce saat 8’de metrodaki bir memurdu. O zamanlar metro olmadığı için halk otobüsündeydi hatta. Artık başka bir çağda zamanda yaşıyoruz. Msnde sevişilen, facebookta yemek yapılan, twitterda da kaka yapılan bir çağ bu. Ve tabii ki halk da, 24 saat internette takılan bir işsiz artık. bu sebeple ben de internet ortamına akıverdim Osman. Orada bulacağım halkı. Hemen bir twitter yaptım kendime. Fotoğraf olarak da hem nadir bulunan bir insan olmamı hem ince, narin, kırılgan ve yalnız yapımı hem de içimdeki çocuğu vurgulamak için panda yavrusu resmi koydum. İsmi de bil bakalım ne? Sürpriiizz! Senin adını koydum. Tamam tamam, önemli değil canım. İlk başta istediğim tepkiyi alamadım ama yarın ola hayrola.
Kahvaltıda da soğan ekmek yedim tabii ki bugün.
09.04.10
Al sana gerçek bir eksik işte!!! Allah kahretsin!!! Dünyayla bütün bağlantım koptu. Bittim ben artık. İflah olmam. Tam halka küsmüştüm ki… Off! Neyse. Gene çok canım sıkıldı Osman. Sonra görüşürüz.



1982 doğumlu. 2008'de İ.B.Ü. Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Öyküleri ve yazıları daha önce İmlasız, Bireylikler, Düşe-yazma, Kuzey Yıldızı ve Notos gibi dergilerde yayımlandı.