anasayfa altTema Sınır Erkekler İçin Yol Hikâyeleri


Erkekler İçin Yol Hikâyeleri

e-Posta Yazdır PDF

“Hadi bakalım, son kalenin şerefine!”

İsmail Bey keyifle kadehini kaldırıyor. Biricik oğlu Osman’ın Teknik Üniversite’den arkadaşları etrafında. Daha kokteyl devam ediyor. Davetliler yemek masalarına geçmediler bile. Sıcak bir haziran gecesi.

 

Osman’ın arkadaşları, Haluk’u gösterip, “Bir bu evde kaldı,” diye dalgalarını geçiyor.

Hepsi otuzlarını birkaç yıl önce, anca geçti. Rıza’nın bir kızı, Hikmet’inse bir oğlu var. Selimler de her an müjde verebilirler.

İsmail Bey, oğlu gibi sevdiği Haluk’u kızdırmalarına ortak oluyor, “Dayanamaz, düşer o da yakında,” deyip kahkahayı basıyor.

Haluk, viskisinden bir yudum alırken, “İsmail Amca, bırak bunları, hepsi Hanımköylü,” diyor ama lafı karambolde kayboluyor.

Bir garson, artık yemek masalarına geçebileceklerini söylüyor neşeli gruba. Haluk, elinde içki tepsisiyle dolaşan garsondan bir duble daha alabilmek için ağırdan alıyor; dudakları, kendi kendine mırıldanan insanlarınki gibi kıpır kıpır.

Eh Osman, sözünden dönen, demek sen olacakmışsın.

Oysa, “Senden şüpheliyim, kaptıracaksın sonunda paçayı birine,” derdin bana arada sırada.

Büyük lokma ye, ama büyük laf etme, boşuna dememişler sevgili Kankam. Bak görüyor musun işte evleniyorsun. Diğer çocukların sonu belliydi de seninki de böyle mi olacaktı? Hani biz aşk avcılarıydık, hani asla, aynı kadınla bir yastığa kırk yıl baş koymayacaktık. Hani…

Sınırı geçtiğimiz o sabahı anımsıyor musun? Bulgaristan’ın Sırp sınırından söz ediyorum. Kaç yıl önceydi? Üniversite bittikten bir yaz sonraydı, değil mi? Sen Ula’yı göreceğim diye tutturmuştum. Hani şu, bir yaz önce Interrail ile gezerken Prag’da tanıştığın Slovenyalı kız. Balkan ekspresiyle Belgrad’a kadar gidecektik, oranın altını üstüne getirdikten sonra da Karadağ’a inecektik. Kurtlarımızı biraz olsun döktüğümüze kanaat getirince de Hırvatistan’ın sahiline geçip, Dubrovnik’te Ula ile buluşacaktık. Bulgar polisler açıkça rüşvet istemiyorlardı, ama meğer ciddi ciddi birer Marlboro bekliyorlarmış. Bunu sonra anlayacaktık.

Sen, “Benimkileri de senin çantaya atalım, sigaralardan yer kalmadı,” demiştin trene binmeden.

Herifçioğlu bizim kompartımana girip, eşyalarımızı üçüncü kez boşalttırdığında, fermuarlı gözlere de el atıp kutuyu bulmuş, onu açınca da kaputlar ortaya dökülmüştü!

Tüm Balkanları bir uçtan bir uca defalarca geçecek kadar hazırlıklı, okumuş, mühendis çocuklardık ve aynen öyle bakarken polisin yüzüne, adamcağız şaşkın şaşkın “Komşu, how long you stay?” diye sormuştu, bilmem bunları da anımsar mısın?

Az kalacaktık tabii, çok takılmak bize göre değildi ki. Hele, aynı yerde, aynı kadınla uyanarak yaşlanmaya hiç ama hiç niyetimiz yoktu bizim.

Dokuz kişilik yuvarlak bir masaya oturuyor üniversite grubu. Hikmet’in oğlu büyük, o gelmiş. Rıza’nın kızı küçük, o yok düğünde. Haluk dışında herkesin eşi var, toplam sekiz kişiler. Bembeyaz örtüye rengarenk taşlar atılmış, ortadaki şamdana sandalyelere geçirilen altın renkli kumaşın aynısından dolanmış.

“Masamıza Haluk için iyi bir kısmet yolla, Yarabbi,” diye başlıyor Rıza.

Hikmet, “ İnşallah, inşallah,” diye iç geçiriyor yaşlı teyzeler gibi.

Haluk, Rıza’nın eşine dönüp, “Sevgi’ciğim, azıcık rakı koyuyorum Rıza’ya izninle,” derken patladı patlayacak, sırıtıyor.

Sırbistan’a girmeden az önce, kuş uçmaz kervan geçmez bir ıssızlığın ortasında durdurulmuştuk. Kontrolü yapan görevli pasaportlarımızı alınca çekip gitmişti. Şimdi dönüp bizi indirecekler diye bekliyorduk. Ya tren hareket eder de pasaportlarımızı alamazsak düşüncesi geçiyordu aklımdan. Sonra, bir anda inmeye karar verdik. Bir sonraki treni beklemek bile pasaportsuz kalmaktan daha iyiydi elbette. İlk ben indim, sen camdan eşyaları verdikten sonra inecektin. Bir gece önce, Sirkeci’de eli yüzü düzgün bir Türk ekibin aynı trene bindiğini görmüştük. Koridorda hızla yürürken bir kompartımanın önünde onlarla karşılaştım.

“Abi,” dedim, “Bizim pasaportları aldılar. Aklınızda olsun adlarımız…”

Tüm heyecanıma rağmen, öyle bir havaya girmiştim ki sık sık başına böyle şeyler gelen bir adam gibi konuşuyordum.

“Tamam koçum,” dedi yaşlı olanı.

Bense kendi gözümde büyüyerek uzaklaştım yanlarından.

Sen de gelince, bizi uyduruk bir karakol binasına aldılar. Koca trenden bir biz aşağıdaydık, bir de Kosovalı iki kızla, Ortadoğulu üç çocuk. Trende tanıştığımız Hollandalı gruba dokunmamışlardı mesela. Bir bana yükleniyorlardı, bir sana.

“Kürt müsün, Türk müsün?” diyorlardı arada. Sonra, cevap pek de önemli değilmiş gibi, söyleyeceğimizi dinlemeden yeni bir şeyler soruyorlardı.

Savaş daha yeni bitmişken ne işimiz olabilirdi ki Sırbistan’da?

Karakolun içinde koridordaydık. Çevremizdeki kapılardan bir kaçı demir parmaklıklıydı. Kosovalı kızlar sesli sesli ağlıyorlardı, bense trenin gidişine şahit olabilmek için kulak kesilmiştim ki, “Dışarı çıkın,” dediler. Biz de itirazsız uyduk söylenene.

Tren makinelerini durdurmuştu. Bir yanım tir tir titriyordu, ama öteki içinde bulunduğumuz durumdan anlaşılmaz bir tat alıyordu. Ağustos böceklerinin sesini dinlerken, keyifle birer sigara yaktığımızı anımsıyorum.

Yola devam etmemize izin verilen o gün, hareketten sonra yanımıza Türk Ekip biralarla geldi. Kırk yıllık dostlar gibi oturup sohbet etmeye başladık. İşkence üstüne çektikleri kısa filmin ödül aldığından, o amaçla Macaristan’a gittiklerinden, elli mark karşılığı aşağı indirilmediklerinden falan söz ettiler.

Sonra, Nis’ten geçerken bir futbol sahası büyüklüğünde bir yeşillikte, balık istifi güneşlenen güzel kızları görmüştük de döne döne geyiğini yapmıştık hatunların.

Tek kelimeyle söylemek gerekirse, eğlenmiştik beraber. Hem o ilk yolculuğumuzda, hem sonrakilerde. Ertesi seneki yolculukta, kompartımana giren o yaşlı Bulgar kadını anımsıyor musun? Peynir ikram etmiştik. Beyaz peynire değil ama o sarı burger peynirine bayılmıştı. Ne yapacağını şaşırmıştı yol boyu karşılığını verebilmek için. Biz koltuklara hafiften uzanınca, rahat edelim diye bir süre kimseyi sokmamıştı içeriye, bağrış çağrış kavga etmişti diğer kadınlarla.

Düğün marşı çalıyor. Nihayet göründüler. Gelinin eteklerini bembeyazlar içinde bir kız çocuğu taşıyor. Herkes ayağa fırlıyor. Alkışlar…

“Çok yakışmışlar birbirlerine,”

“Osman’a bakın, nasıl da heyecanlı,”

“Darısı başına Haluk’çuğum,”

Belgrad’a varınca önceden ayarladığımız yurdu bulup yerleştik. Odayı paylaştığımız üniversiteli Romen çocuklar, Türk olduğumuz anlayınca bize takılmak istediler. Öyle ya, Türk’tük ve çapkın olmalıydık! Yaşımız da büyüktü onlardan zaten, hem daha geleli yarım saat olmadan hazırlanmaya başlamıştık, bizle olurlarsa şansları açılabilirdi. Aslında, kelin merhemi olsa, durumundaydık, ama havamızdan yanımıza yaklaşana aşk olsun, öyle hazırlanıyorduk. Tabii, ne yapıp edip atlattık gençleri. Odaya yığdıkları envaiçeşit yiyecek kavanozlarıyla burnumuzun direğini kırarken, bizle takılabileceklerini nasıl düşünebilirlerdi? Odadaki o ağır erzak kokusunun sersemliğini ancak uzun bir yürüyüşten sonra attık. Duşumuzu almıştık, üstümüzü değiştirmiş, parfümlerimizi sıkmıştık ve uzun bir geceye hazır olduğumuza inandırmaya çalışıyorduk kendimizi. Oysa yorgunluktan ara ara gözlerimiz kapanıyordu. Şu meşhur Rock Bar’a – adı Three Carrots mıydı?– bir kapağı atalım, elbet açılırdık.

Yurdun az ilersindeki otobüs durağı dünya güzellik yarışması finallerinin kulisi gibiydi. Yıllarca iki yüz kişilik amfilerde erkek erkeğe okumanın sonradan getirdiği utanmazlıkla, otobüs levhasının altında bekleyen sarışın kıza sırf muhabbet açılsın diye, “Is this bus stop?” diye sorduğumda bütün durak gülmüştü. Ama biz fırlamalık maskelerini çoktan takmıştık ya, umurumuzda mı? Zaten birkaç dakika içinde sevimliliğimiz topyekûn kabul görmüş ve gelen otobüse beraberce atlamıştık. O sarışın afet de aynı bara gidiyordu. Bizi götürebilirdi. Sıkışık otobüste, kız bir ara, “Arkadaşlarımla buluşacağım yolda,” dediğinde bizden uzak kaldığından seslenmiştim sana, “Yaşadın, arkadaşlarıyla buluşacağız.”

Sen, “Cennet, cennet burası,” diye sayıklamaktaydın, duydun mu bilmiyorum.

Mutluyduk… Arkadaşlarımız dedikleri, iki metreden azıcık kısa iki dazlak Sırpmış, ona bile moralimiz bozulmamıştı. Bara girince her şeyi hemen unuttuk zaten. Tanıştığımız yeni kızlara Türk olduğumuzu, trenden az önce indiğimizi söylüyorduk. Onlar bizim maceraperestliğimizi hayran hayran dinlerken, sen duraktaki kız yanımızdan geçince selam verip, ismini söylemiştin de, “Ne zaman tanıştınız, iki dakika olmadı mı içeri gireli,” bakışlarının altında biz kasıldıkça kasılmıştık.

Ne yüzleri, ne mekânları tam anımsayamıyorum aslında. Daha çok bir sisin arkasından izler gibiyim o yıllardaki hâlimizi şimdi. Ama bak, o gece, bize takıp kaçtıkları hesabı, insan irisi heriflere hangi cesaretleyse artık diklenip hafif tartaklanmamızı öyle iyi anımsıyorum ki.

“Sayın Damla Akpınar, kendi arzunuzla, kimsenin ısrarı ve zorlaması olmadan Bay Osman Tepe’yi kocalığa kabul ediyor musunuz?”

“Evet”

“Sayın Osman Tepe, kendi arzunuzla, kimsenin ısrarı ve zorlaması olmadan Bayan Damla Akpınar’ı karılığa kabul ediyor musunuz?”

“Evetttt…”

Şimdi sahneye koşup, “Hayır,” diye bağırsam Osman Tepe! Ne yapardın? Andımıza, “Atışta ve tutuşta bir eksiklik oluşuncaya, aşkın peşinden koşmaya devam edeceğime,” diyerek başlasam, sen söze dalıp, “Asla Teknik Üniversite’deki günlerimi unutmayacağıma, özümün ve ruhumun abazan olduğunu, bunu dindirmek için her daim çaba göstereceğime ve asla tek kadına bağlanmayacağıma şerefim üstüne ant içerim.” der misin?

Braşov’da tanıştığım kızı anımsıyor musun? Adı gibi güzel Anca’yı. Anka kuşundan esinlenerek, aşk mektupları yazdığım Anca’yı. Sen Romanya’da kontaklarını kullanarak bir çiçek yollamıştın benim adıma. Nasıl da sevinmişti. Türkiye’den Romanya’ya selam söylemenin daha güzel bir yolu olabilir miydi ki zaten?

Tut ki bu kış, yeniden Anca’yı görmek, o karlı ormanın içinde el ele yürüyüşlere çıkmak için yanıp tutuşmaya başlasam. Varsın evlenmiş olsun Anca da. Ya da sevgilisi oluversin, maksat sadece yola çıkmak değil mi? Yola çıkınca gerisi gelmiyor mu? Sen kendinden haber ver Kanka, sen gelebilir misin?

Demek buraya kadarmış. Arada izin alırsan, oturup içeriz bir ocakbaşında. Eski sevgililerden aldığımız ihtiraslı, acele gel, diyen mesajlar gelir aklımıza; bıyık altından, birbirimize çaktırmadan güleriz. Budapeşte’de bir gece, birlikte olduğun, konuşmayan o çilli kız, sağır ve dilsiz miydi gerçekten, diye tartışırız yine saatlerce. Ya da benimki, adı neydi? Tabii ya, nasıl unuturum, Johanna. Evlerden uzak olasıca. “Beni unutamayacaksın, büyü yaptım sana,” diyerek içime şüphe eken, sonra da çekip giden o esmer Yahudi güzelini de atlamayız tabii.

Yeni evlenen çift piste yürüyor. Bembeyaz balonlar gökyüzüne bırakılıyor. Meşalelerin içinden geçerek ilk danslarına başlıyorlar. Birbirlerine fısıldayıp gülümsüyorlar. Osman’ın annesi Gülay Hanım tıpkı kayınvalide gibi dayanamıyor, gözleri yaşarıyor.

Çakırkeyif olunca, Kadir İnanır’a yollayacağımız mektuba süslü sözler bulmaya çalışırdın Osman’cığım. “Sevgili Kadir Abi,” diye başlardın söz gelimi. “Biz size, Kadıköy barlar sokağından yazan iki kankayız. Sizin binlerle ifade edilen birliktelerinize elbette ulaşmamız mümkün değil. Ama gerçek aşk mevzubahisse, biz iki kanka el ele vererek sizi geçtiğimizi, size, sizin adınıza çok üzüldüğümüzü de anti parantez ekleyerek, bildirmek isteriz.”

Ben bu ara hâlâ kopmadıysam, sazı alıp devam ederdim.

“Kadir Abi, biz gerçek aşkı defalarca yaşadık. Bazısı, iki tren bir istasyonda yan yana denk gelmişken, öteki camda gördüğümüz iki masmavi göze birkaç saniye dalıp gitmek kadar kısa sürdü, bazısıysa bütün Balkanları el ele geçecek kadar uzun.” Sonra, aramızda efsane olmuş cümlemizi bir ağızdan tekrarlardık. “Bundan böyle, poz kese kese bakmadan önce iyi düşünün, çünkü Slavların verdiği adla Tsarigrad şehrinde biz de yaşıyoruz. Bir yerde olur da karşılaşırsak, içimiz çok elvermese de, şartlar uygun olursa sizi ciddi ciddi tepelemeye ve tüm masalara meze yapmaya karar vermiş bulunuyoruz. En derin saygılarımızla.”

Takı töreni. Gelin ile damat her masaya uğrayıp, üstlerine cumhuriyetler, küçükler, yarımlar iğneletiyorlar. Arada gelinin koluna bilezikler, boynuna zarif kolyeler takılıyor.

Belgrad’dan Karadağ sahiline yaptığımız yolculukta bize eşlik eden nehir… O güzelim suya, bizden sonra birilerini öldürüp attıklarını gazetelerden öğrenmiştik. Doğru ya savaş daha yeni bitmişti…

Hırvatistan sınırının kapalı olduğunu öğrendiğimizde, Türk konsolosluğundaki görevliye, “En yakın kasabaya gitsek, sonra yürüyerek öteki tarafa geçsek,” demiştin de adam bayılacak gibi olmuş, “Belgrad’ın elli kilometre dışında ne olduğunu bilmiyoruz, deli misiniz siz?” diyebilmişti şaşkınlıkla.

Evet deliydik, çünkü çok gençtik. Ula’yı ve birlikte gelmeleri olası kız arkadaşını görmek için bir sınır değil, bin sınır aşabilirdik o yıllarda.

Artık bu yaşımızda, maksat kim daha çok kadının bacağını sıktı da değil elbette. Maksat yaşamak, bir nehre düşmüş bir çınar yaprağı gibi durmadan, en fazla yol üstündeki bir girdaba kısa bir süre takılıp kalarak, ama sonra yine yola devam ederek yaşamak.

Birimizin sevgilisi ötekinin arkadaşı oldu her zaman. Şimdiyse öyle hırslanıyorum ki, gidip tüm sevgililerini tek tek tavlayıp, sana yollamak için yanak yanağa resimler çektirmek istiyorum.

Osmanlar Halukların masasında. İki dost bir saniye, karşılıklı, birbirlerini tartarak gözlerinin içine bakıyorlar. İlk Haluk davranıyor, sarılıyorlar.

Osman fısıldıyor, “Beni anlayacaksın dostum bir gün, darısı başına,”

Kendimi hiç ama hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim, Kanka. Hiçbir kadının terk edişi beni bu kadar hırpalamamıştı, desem yalan olmaz. Artık biriktirdiklerimizle yetineceğiz demek ki. Sensiz yola çıksam bile eski tadı olmayacak, biliyorum. Belgrad’dan Karadağ’a otobüsle yaptığımız o on bir, on iki saatlik otobüs yolculuğu düşüyor aklıma. Hani molalarda otobüstekilerin gece gündüz ayırmadan, votka içtikleri, bizimse çay sormamızı yadırgadıkları yolculuk. Arka koltuğumuzda oturan mini etekli taze gerçek miydi, yoksa sadece bize gözüken bir peri mi, artık bunu yıllarca, her rakı masasına oturduğumuzda tartışabiliriz.

Çünkü artık biriktirmekten, eskimek safhasına geçiyoruz, değil mi sevgili Osman Tepe? Tek avuntum benden önce sözünden dönmen…

Bir süre ayakta takılıyor Haluk, arkadaşlarıyla. Yerine dönünce, masanın tek boş sandalyesinin dolduğunu görüyor.

Makedonya’daki festivallerde tattığı şarapların ılıklığı yayılırken Haluk’un vücuduna, “Merhaba,” diyor zorlukla.

Mostar’ın altından akan Neretva gibi yeşil yeşil bakan bir kadın gülümsüyor.


 

Hakan Tağmaç Pazar, 21 Şubat 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

Hakan Tağmaç

1973 yılında İstanbul’da doğdu. 1991’de Şişli Terakki Lisesi’ni, 1995’de İTÜ Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği’ni bitirdi. On beş yıldır bilgi teknolojileri alanında çalışmaktadır. Yazar hakkında detaylı bilgi: Hakan Tağmaç
takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262