Derin bir uykudan dev bir vakumla hayata çekildim sanki. Derin bir nefes aldım. Yaşama dönmenin sevinciyle... Neydi beni böyle boğan? Gördüğüm rüyadan parça parça görüntüler hafızama düşmeye başladı. Tam olarak ne olduklarını idrak edemedim bir an. Sonra yanıma baktım. Sakin ve tek düze nefeslerle uyuyan seni gördüm. Ve birden hatırladım.
“Hızlı Yemek Yeme Yarışması 2011 Dünya Finali”... Bir brandaya büyük harflerle yazılmıştı. Brandanın altına boylu boyunca bir masa yerleştirilmişti. Birinin de bizzat ben olduğum finalistler masaya yan yana sıralanmıştık. Farklı farklı ülkelerden tam on yarışmacı. Geveze, çok sıkıcı ve ne yazık ki seyircilerde tam tersi hisler uyandıran sunucu bir adam, bağıra çağıra yarışmacılar ve ülkeleri hakkında bilgi veriyordu. Benimle ilgili ne söylediğini tam olarak anlayamadan yarışmanın kurallarına geçti. Aslında yapılacaklar çok basitti. Önümüze ne konursa yiyecektik! Ama bizim yarışmanın diğer benzerlerinden bir farkı vardı. Kültürel çeşitliliğe saygı duyan bir komite tarafından organize ediliyordu. Bu sebeple yarışmacılara tek tip yiyecek verilmeyecekti. Yarışma parkurlara ayrılmıştı ve her parkurda önümüze farklı yemekler gelecekti. Önce hamburger, ikinci etapta pizza, üçüncü olarak suşi, devamında kebap, tapas, körili tavuk, tropik meyveler ve hatırlayamadığım bir dolu başka şey. Yanımda şişman bir Amerikalı kız çocuğu, solumda zayıf ve uzun boyunlu Avrupalı olduğunu tahmin ettiğim sarışın bir kadın oturuyordu. Elinde bir bıçak tuttuğunu fark ettim. Bıçağı yediklerini kesmek için mi yoksa boğaz yolunu genişletmek için kaldıraç gibi mi kullanacak diye düşündüğümü hatırlıyorum. Neyse, sağımdaki uzak doğulu ufak tefek adam ve onun yanında kocaman kürküyle oturan bir eskimodan başka yarışmacı hatırlamıyorum. Eskimonun şapkası başındaydı ve ben onun kadın mı erkek mi olduğunu çıkaramamıştım. Hızlı bir bakış, rakiplerini tartma, hepsine hakim olamama ve başarmayı çok isteme, kazanma hırsı... Neden? Bir konuda başarmayı arzulamam için illa işin içinde rekabet olması mı gerekiyordu?
Başlama komutu bir gongla verildi. Hep birlikte önümüzdeki hamburgerlere yumulduk. Yiyordum, çiğniyordum ama önümdeki hamburgerler bir türlü azalmıyordu. Yanımdaki tüy siklet uzak doğulu, hamburgerleri tek seferde midesine indirip akabinde ikinci tabağa başlamıştı. Eskimonun şapkasındaki kürk yüzünden rahat yiyemediğini göz ucuyla fark ettim. Şişman Amerikalı da ağzındakileri çeviremiyordu. Olması gerekenden daha büyük parçaları ağzına tıkıyordu besbelli. Yanımdaki çekik, üçüncü tur olan suşiye geçtiğinde ümidimi tamamen yitirmiştim. Kendi milli yemeğini herhalde tereddütsüz yutuverecekti. Oysaki ben sınavda çalıştığı yerden çıkmayan öğrenciler gibiydim. Yanlış müfredatın kurbanı olmuştum. Yenilginin verdiği hayal kırıklığıyla ağlamaya başladım. Burnumdan akan salya sümük ve bademciğime kadar yemekle dolu ağzım yüzünden bir an nefes alamadığımı hatırlıyorum. Çiğneyemeyeceğim kadar ekmek tıkmışım, yediklerimi bir türlü hareket ettiremiyordum. Çıkarmayı da nedense akıl edemiyordum. Nefes almam lazım... Burnum da tıkalı... Hava... Oksijen...
Derken gözlerimi gecenin karanlığına açıyorum. Sen yanımda huzurla hırlıyorsun.
***
Bir sabah uyanamadım.
Saatin çaldığını hatırlamıyorum ama kurduğuma eminim. Bir şekilde kapatmışım işte. Sonra da yeni bir rüya başlamış. Rüya diyorum ama uyanana kadar bilmiyorum bir rüyada olduğumu. Saatim çalmıyor ve birden uyanıyorum. Sıçrayarak. Nerede olduğumu anlamaya çalıştığım kayıp bir üç saniyeden sonra saate sarılıyorum. Vapurun kalkmasına on dakika var ve sadece evle rıhtım arasındaki mesafe beş dakika sürüyor. Geç kalmak bir seçenek değil benim için. Neden? Boğazımı sıkıyorlar sanki bir cevabım yok bu soruya, öyle işte... Yataktan fırlıyorum. Terlemişim ve soğuk odada sırtım buz kesiyor birden. Giyeceklerimi bir gece önceden hazırlamak gibi öngörülü bir davranışta bulunmam imkânsız. Son dakikalarda attığım gollerle bu günlere geldim. Şimdi artı doksandayız, oyun bitti bitecek. En kolayı, siyah pantalon ve beyaz gömlek. Çanta kahverengi, botlar siyah, palto lacivert ama tüm bu uyumsuzlukları apartmanın kapısından çıktığımda fark ediyorum. Ya kemer? Onu takamadım bile... Rıhtıma kadar yokuş aşağı koşuyorum. Arnavut kaldırımlı yolda topuklarım dönüyor, bileklerim burkuluyor koşarken, vallaha billaha acıyor canım... Sanki ben koştukça aşağı iniyorum da mesafe alamıyorum. Koşuyorum... Koşuyorum... Daha hızlı... Daha hızlı... Yanımdan insanlar geçiyor, ben onları bir türlü geçemiyorum. Ama saat benim yanımda... Zaman sanki bal kıvamına geldi, daha ağır akıyor olması gerekenden. Bu yüzden işkencenin süresi uzuyor, ben koştukça zaman yavaşlıyor. Vaktim var diye daha çok koşmak zorunda kalıyorum. Neden geç kalamıyorum, neden illaki gitmeliyim. Boynumu sıkanlar şimdi kalbimi avuçlamış sanki. Daralıyorum... Böğrüm yanıyor... Sıkıyorlar...
Rıhtımda buluyorum kendimi... Birden bire... Arasını hatırlamıyorum. Tam vapur iskelesinden içeri girerken kapıda seni görüyorum. Bana bakıyorsun, öyle sakin ve rahat... Benim ciğerlerim yanmış, aldığım nefes yetmiyor bir türlü. Bana elindeki tabağı veriyorsun, dümdüz bir tabak. Üstünde iki tane çiğ yumarta... ‘Senin yumurtalıkların’ diyorsun. ‘Ne! Benim mi? Nasıl olur?’ bile diyemiyorum. ‘Aldırmak zorunda kaldın ama hâlâ çocuk doğurabilirsin. Sakın düşürüp kırma! Ofiste görüşürüz.’ Akbil okutulan turnikenin başında kalıveriyorum. Yumurtayı koysam da çantadan akbilin takılı olduğu anahtarlığı bulsam, dümdüz tabağı koyacak yer yok. Yumurtalarım tabağın içinde oradan oraya yuvarlanıyor. İnsanlar yanımdan geçiyor, sense çoktan gittin. Ondan bundan rica etmeye çalışıyorum. ‘Lütfen tabağı tutun ama yumurtalar düşmesin. Benimmiş bunlar, gerçekten...’ Bayatlamış mıdır? Yani otuz sekiz yıldır içerdeler değil mi? Nasıl yani? Tavuk yumurtalarını kontrol ediyoruz. Onları yediğimiz için... İnsan yumurtası yenir mi? Yamyam olursun... Uyanıyorum... Saatim çalmamış, vapur saatine on dakika var. Mutlaka gitmeliyim işe, çok önemli bir toplantım vardı sabah. Kalkıp bir yumurta kırıyorum.
***
Bunlar notlarımdan bazıları... Rüyalarımdan şikayetçiydim. Kontrol edilemez, sinir bozucu, manyakça şeyler görüyordum. Gözlerimi kapatmak benim için bir işkence olmuştu. Ama kaçmam imkansızdı. Gece oldu mu göz kapaklarımı taşıyamaz olurdum. Teslimiyet sanki karabasanlarımın şiddetini arttırıp, beni iyice karanlığın dibine sürüklüyordu.
Uyku bozukluklarıyla ilgili doktorlar olduğunu bu sıkıntılı rüyaları görmeye başladıktan yaklaşık altı ay sonra keşfettim. Nereden bilebilirdim ki? Bir şeyin varlığını ancak bozulduğunda fark edenlerdenim. Gittiğim doktor rüyalarımı not almamı istedi. Önce fantezilerinde kullanacak sandım, sonra bayağı ciddi ciddi okuyunca bir sonuca varacağına kanaat getirdim. Birkaç seans ve birkaç yüz liradan sonra bana “ritim bozukluğu” teşhisi koydu. Vücudumun ritmi bozukmuş, aralarda hızlanıyor ve bu kriz genellikle beklenmeyen anlarda hatta en durağan olduğum zamanlarda mesela uyku sırasında gelebiliyormuş. Gün içinde de olabilirmiş. O zaman kalp krizi bile geçirebilirmişim. Bu şekilde yaşamış olduğuma şükretmeliymişim.
Neyse ne ‘Doktor Bey, hangi ilaçları alacağım, bir reçete yazın bana, vaktim yok. İşe dönmem gerek’ dedim. Aman allah ne güldü ne güldü. Gözlerinden yaş geldi, sandalyesinden düşüyordu. Neymiş, ben herhalde durumu çok iyi idrak edememişim. Ani bir ölüm teğet geçmiş benden. Rüyalarım sayesinde vücudum hem bir problem olduğunun sinyalini veriyormuş, hem de bir hava yastığı gibi gelen darbeleri yumuşatıyormuş.
‘Eee doktor Bey, ağzınızda gevelediğiniz kurtuluş yolu nedir acaba?’
‘Nasıl nasıl anlamadım... Şehirden nereye taşınacağım?’
Aklımda bu düşüncelerle eve dönerken, yolun üstünde “Hızlı Okuma Kursu” tabelasını görüp içeri dalıyorum. Çok önemli bence... Okumaya genellikle vaktim olmuyor. Bu sebeple her fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeyi, zamanı en ufak kırıntısına kadar kullanmak gerektiğini düşünüyorum. “Hızlı Okuma Kursu” kulağa ideal geliyor. Hemen başvurmaya karar veriyorum. Uzun ve dar merdivenleri var, tırmanmaya başlıyorum, gittikçe daralan ve dikleşen merdivenler. Kalbim küt küt atmaya başlıyor. Tam nefesleneyim derken senin aşağıya indiğini görüyorum. Sefil bir vaziyetteyim o sebeple kafamı kaldırmıyorum ve beni fark etmemen için dua ediyorum. Ne yazık ki o dapdaracık yerde beni görmeden geçmen mümkün değil. Hep benden bir adım önde olduğun için çoktan kaydını yaptırmışsın. 'C kurunu al’ diyorsun. Dakikada üç yüz elli kelimeyle en hızlısı buymuş. Kelime sayısını yavaş yavaş yükselteceğimi zannediyordum. Bu sanki başlangıç kurunu almadan ileri seviyeden Fransızca’ya başlamak gibi geliyor bana. Ama her zaman olduğu gibi tereddütlerimi seninle paylaşmıyorum. Tüm bedeninle bana sürtünerek yanımdan geçiyorsun ve hızla aşağıya iniyorsun.
Kayıt masasına yaklaşmam mümkün olmuyor, yaklaşık otuz kişi daracık bekleme salonuna tıkışmış. Sınıf olduğunu tahmin ettiğim bir odanın kapısı birden açılıyor ve bekleyen otuz kişi odaya doluşmaya başlıyor. Ben de onların arasına karışıp sürükleniyorum. Bu bir karabasan olmalı diye düşünüyorum ama hayır şiddetli bir şekilde terliyorum ve bu oldukça gerçek.
...Başlama komutu bir gongla verildi. Hep birlikte önümüzdeki hamburgerlere yumulduk. Yiyordum, çiğniyordum ama önümdeki hamburgerler bir türlü azalmıyordu...
...Yumurtalarım tabağın içinde oradan oraya yuvarlanıyor. İnsanlar yanımdan geçiyor, sense çoktan gittin. Ondan bundan rica etmeye çalışıyorum. ‘Lütfen tabağı tutun ama yumurtalar düşmesin. Benimmiş bunlar, gerçekten...’
Zaman beynimde yankılanıyor, saniyelerin her biri yüreğimde atıyor sanki. Kırk beş, kırk altı saniye geçti bile... Daha hızlı okumalısın, daha hızlı, daha hızlı...
***


