anasayfa altTema Paranoya Pazara Has Ruh Ezilmeleri


Pazara Has Ruh Ezilmeleri

e-Posta Yazdır PDF

Uyanalı çok oldu. Masanın başına oturmuş, bekliyorum. Oysa belki bugün görünmez. Neticede her pazar gelmiyor ama bu günü, Hale’yle ayrılışımızın yıl dönümünü kaçırır mı? Ne olursa olsun hazırlıklı olmalıyım. Üstelik bugün farklı. Haftalardır cesaretimi toplayıp deneyemediğim bir yolu ilk defa deneyeceğim. Yazacağım. Hem de gelişine kadar hiç ara vermeden. Ortaya çıkınca, çekip götürememesi için bu satırlardaki cümlelerime tutunacağım. Tam peşine takıp sürükleyecekken, bir kelimenin arkasına saklanacağım. Beni yumuşatıp ikna etmeye çalışırsa, yazdıklarım aynam olacak; gerçekleri görerek elinden kurtulmak için çabalayacağım.

Pazarları gelmesinden önce alelacele planladığım her yolu denedim bugüne kadar. Onun için bu son şansım. Zaten bu nedenle aklımda dönüp duran bu fikri hemen uygulayamadım. Mücadele edip başaramazsam, bana bir daha asla göz açtırmayacaktır. Aslında bir bakıma, gösterdiğim çabayla saygısını kazanmış olacağım. Ama eğer bu yolla bile hiç zorlayamayacaksam onu, daha da küçümseyecek beni. Kurtulmak için başka ne yapabilirim? Odaya girip bir yılan gibi tıslamaya başladığında da yazmaya devam etmeyelim belki de. Karşı koyamayıp teslim olursam, yazdıklarım bir sonraki sefere işe yarayabilir mi? Bu satırlar sonradan, o karşılaşma anının akılda kalmayacak ayrıntılarını anımsatıp başka bir direnç yöntemi geliştirmeme neden olsa, ona da razıyım.

Dün gece içseydim, belki daha çok uyurdum. Ama o da çare değil çünkü bazen bir zorba gibi boğazıma çöküyor, bazen de bir fareye dönüşüp içimi kemirdikçe kemiriyor. Eninde sonunda da yataktan kaldırıyor beni. En tehlikelisi de o kadının, bir gece kulübünde karşılaştıktan sonra, hayatımı ters yüz edip sonunda Hale’yle beni ayıran o kadının şeklinde gelmesi. Sağda solda, bu kumral kadının bakışının içime işleyip beni nasıl aynı anda sıkıntıyla coşkuya boğduğunu, alacağım bir sonraki nefesin son olacağını düşünüp donup kaldığımı, belli belirsiz gülüşünün ardından dönüp arkasını gidince, vücudumun ateşten nasıl zangır zangır titrediğini ayrıntılarıyla anlatıp, bu illeti bir dosta hatta hiç kimseye musallat etmek de istemiyorum. Birilerine sararsam bu belayı, daha da çok başıma kalacağını hissediyorum. Ama işte şimdi; pazar sabahları gözümü açınca bu kadını karşımda bir an için görüp kaybettikten sonra, kentin içine daldığımı, en belalı yerlerde onu aradığımı ve bulmak için her tehlikeyi göze aldığımı en azından yazıyorum. Belki düşüncelerimi kâğıda döktükçe bambaşka bir çıkış yolu bile bulabilirim.

Bazı pazarlar bu kumral kadının izini sürerken ummadık bir köşede karşılaşıyor, kentin birbirine benzer çatı katlarından birinde saatlerce hazdan haza yuvarlanıyoruz. Gece yarısından sonra gözlerimi hiç tanımadığım bir yosmanın yanında açtığımda sakin sakin sokağa iniyorum. Kendimi dünyanın en berbat insanı gibi duyumsayıp, üstelik bundan olağanüstü bir keyif alarak, işini bitirmiş kiralık bir katil gibi arka sokaklarda korkusuzca yürüyorum. Eve yaklaştığım her adımda biraz daha kamburlaşıyorum, başım tek tük gelip geçene meydan okumayı bırakıp eğiliyor, eve girerken tam olarak kendim oluyorum ve yeni yeni hayal kırıklıkları hissetmeye başlayıp ürkekçe anahtarı sokak kapısının kilidine sokuyorum. Sanki bir gece öncesinde bir sürü meyhaneye, gece kulübüne girip çıkmamış; öfkeyle küfür eden bir tinercinin az ötesinden geçip numaradan topallayan bir dilenciye siktiri çekmemiş; peşimden havlayan mahallenin köpeklerine arkama dönüp bakmadan yürürken korkmak aklıma bile gelmemişken, kapımın önünde kendi soluk alış verişlerimden irkiliyorum.

Eve girip duş alıyorum, soğuk su iliklerime işleyince yeniden diriliyorum. Pazartesi sabahları işime koşuyorum. Uykusuz da olsam, kimse fark etmiyor. Herkes kadar çalışıyor; yangın merdivenlerinde diğerleri gibi sigara içip, konuşulanların önemsizliğini dillendirmeden gereksiz toplantılara girip çıkıyorum. Arada arkadaşlar oyun veya konsere bilet almışlarsa onlara katılıyorum. Bazen hafta arası bir gece evde yalnızken, nasıl oluyorsa ciddi bir problem olduğuna inandırabiliyorum kendimi. Ama yine de yüzleşmekten, bir de bu lanetle hafta içleri uğraşmaktan korkup kurtuluş planları yapmayı son dakikalara erteliyorum. Sanki pazar günleri yaşadıklarımı ben değil de bir başkası yaşıyor.

Aslında kalbim temiz diye düşünürken niye bir serseriye dönüşüyorum bazı pazarlar? İyilik ve kötülüğün iç içe olmasından mı tüm çelişkilerim yoksa kötünün içine karışıp kendimi, gerçekten iyi olup olmadığımı sınamak mı derdim? Cehennemin içinde iyilik bulmak mümkün müdür peki? Belki de tüm bunlar zinciri kırmak, ezberin dışına çıkıp gerçeğe dokunmak ve var oluşumu bir an için bile olsa hissedebilmek için.

Şimdi düşünüyorum da aklımdan Hale’yi zerre kadar çıkartamamışken, bazı pazarlar peşine düştüğüm bu kumral kadın ona hiç benzemiyor. Tek ortak noktaları kafa karıştıran güzellikleri. Hale’nin huzur veren zarafetini unutup, bu kumral kadının yoldan çıkarıcı haline nasıl kaptırdım kendimi? Üstelik uzun süredir ona bir türlü rastlamıyorum da. Nasıl olup da kentin bir köşesinde gördüğüm bir yosma veya herhangi bir barda tanıştığım hafif meşrep bir kadın, bu kumrala dönüşüyor gözümde; anlamıyorum. Bir pazar günü bu kadının peşine düşüp geç vakit eve dönmüşsem, sabaha karşı Hale’ye ihanet etmiş gibi hissediyorum. Hayallerime dalan bu kadın ona bile benzemiyor, deyip kendimden nefret ediyorum. Oysa hafta arası bir akşam, sefil bir yerlerde birlikte olacağımı bir şekilde sezdiğim bu kumral kadın veya bir benzeri elbette Hale’ye benzemeyecek, apayrı bir kadın olacak, diyerek rahatlatabiliyorum kendimi.

İçime dolacak sıkıntı keşke bir an önce bir ipucu verse de ona göre beklesem zorbamı. İlk çalışma hayatına başladığımda pazar akşamına kadar hüzün çökmezdi yüreğime. Kış günü şehre inen karanlık gibi ruhuma birdenbire çöker ve beni birkaç saat hırpalayıp giderdi. Okul sonrası çalışma hayatının ilk yılları böyle geçti ama, zaman geçtikçe her birinde bir öncekinden daha çok daralmaya başladım. ‘Pazara Has Ruh Ezilmeleri’ diyordum bu sıkıntılara önceleri. Yıllar geçtikçe yitirilenler, yaşanmamışlıklar, başlanılmayanların etkisiyle ezilmeler başka türlü boğmaya başladı beni. Hale’yle tanıştıktan sonraysa, boğulmama sebep ne varsa sessiz sedasız bir yerlere saklandı. Ama onu kaybedince, bu pazar sıkıntılarına verdiğim daralma, ezilme, hüzün, lanet, illet ve zorba benzetmelerinin ötesine geçip pazardan pazara uyanan bir canavar olarak geri döndü.

Gelmediği zamanlara bakarak hiçbir kural çıkaramıyorum. Ortamı, şartları defalarca gelmediği pazar günlerine benzettim. Söz gelişi, bir ay kadar önce bir cumartesi gecesi katıldığım kalabalık bir arkadaş toplantısından sonra, ertesi günü rahat geçirip, bir sonraki hafta benzer bir buluşmaya koştum ama; geleceği varsa engellemek olanaksız.

Sokaktan geçen hurdacının tiz sesi dolduruyor odayı, vakit ilerlemiş olmalı… Belki de gerçekten bu günü atlayacak…

Hurdacının sesi uzaklaştıkça inceliyor, evinden başlayıp dışa doğru çemberler çize çize mahalleleri dolaşıyor, biliyorum. Onun için gün boyunca sesi bir yakınlaşıp bir uzaklaşacak; akşamüstüne doğru durup gerisin geri, içe doğru aynı yollardan geçerek başlangıç noktasına dönecek. Verecek bir şeyleri olana, aynı gün içinde sunulan ikinci şans...

Hale ve ben ikinci şansı verseydik birbirimize ya… Saçmalıyorum. Beraber alışverişe çıkarken, akşamları televizyon karşısına çakılıp kalırken, sıkıcı işlerimize gidip döndükten sonra, Hale’nin bir gülüşü dağıtıyor tüm keyifsizliğimi en kötü tekrarın ortasında, diyordum. Bir pazar, hafta arasına hazırlanıyorduk. Hale’nin iş seyahatine çıktığı bir hafta sonu, birkaç arkadaşla gittiğim o gece kulübünde gördüğüm kumral kadın gözümün önüne geliyordu ara ara. Bir türlü atamıyordum onu kafamdan. Çamaşır makinesi içerde fıldır fıldır dönerken birkaç günlük yemek yapıyordu Hale. Onu seyretmeye başlamıştım ki pazarın görünmeyen kâbusu uzaktan beni izleyip büyüyormuş gibi bir hisse kapıldım ve yolunu bulup kentten, işten, kendimizden ve tüm tekrarlardan kaçamayacağımı öyle yoğun hissettim ki devam edemedim. Yürütemeyeceğim, dediğim bir başka pazar günü hiç üstüme gelmedi. Öyle bir çekip gitti ki sanki çok önceden gitmişti de hayalimde durmadan aynı sahne tekrarlanıyor, diye düşünmüştüm o anda.

Gelip geçici bir boğulma değil artık yaşadıklarım, âdeta bir iblisle uğraşıyorum. İşte bu yüzden sıkıntıların adını değiştirip ‘Pazar İblisi’ demeye ve iblisin en etkili şekillerini ortak özelliklerine göre gruplandırmaya başladım bir süre önce ve her gruba çağrışımlı adlar verdim. Örneğin kumral kadının gelişine, ‘Karaca’nın Gözleri’ diyorum.

İşte yine bir yanım her şeyi göze alıp, son dakikalara bıraktığım bu gruplandırma ve plan işini hafta arası ele almam, ne pahasına olursa olsun gruplar ve aralarındaki ilişkileri gözden geçirmemi söylüyor. Ama kafamda dönüp duran bir ses, çok geç olduğunu öyle bir fısıldıyor ki bu yolda ufak bir adımımın her günümü pazara çevirmesinden korkup vazgeçiyorum.

Artık bazısı sabahtan başlıyor, güneş doğmasıyla ben uykudayken geliyor, gözümü açıp ilk saate bakmamla ortaya çıkıveriyor. Bazısıysa yavaş yavaş, kum saati gibi işliyor; her geçen dakikada akan belli miktar kum gibi belli bir miktar sıkıntı, alıştıra alıştıra giriyor yüreğime. Bu ağırdan sızmayı hissettiğim pazarlar kendimi dışarı kalabalık caddelere atıyorum, herkesin bu korkuyla dışarıda olduğunu düşünüp yüzlerde pazar korkusunu arıyor, aralarına dalan görünmez sise insanların hayalî kol kola girmelerle karşı koyduklarını hissediyorum. Kimseye soramıyorum tabii bu korkuyu yaşayıp yaşamadıklarını. Laf arasında bir sürü dostuma, pazarları bunaldığımdan falan bahsettiğim oldu sakin geçen hafta sonlarında. Herkesten, hafta başının gelişi insana sıkıntı veriyor gibi laflar duydum da tam olarak kimsenin açıldığını görmedim. Eğer insanlar benzer pazarlar yaşıyorlarsa, ne kadar ustaca saklıyorlar korkularını? Oysa bir adım atan görsem, ben de çözülebilirdim.

Her neyse, gelen giden olmadığına göre devam edeyim…

‘Karaca’nın Gözleri’ nereden geliyor, ondan söz edeceğim. Neyi dillendirirken bir kurtuluş yolu tetiklenebilir kafamda, bilemiyorum. Öyleyse her aklıma geleni anlatmayı sürdürmeliyim. Arada pazarları görünen kumral kadına bakışlarından dolayı ‘Karaca’ ismini verdim. Bu kumral kadının kışkırtıcı dişiliğine zıt masum bakışları belki de beni sürükleyen. Uzak diyarlarda bir çam ormanında geçen bir hikâye okumuştum yıllar önce.

Avcı diyordu ki, “Yeterince sessiz olursan, sana yaklaşırlar; gözlerinin içine bakarsan içlerinden birinin, durmadan içine düşer sarıçam ormanları.”

Bir avcı nasıl bilirse ormandaki her taşın altını üstünü, işte ben de öyle biliyorum bu kenti. Bu kent de benim ormanım. Bir derenin şırıltısı, otların kokusu, toprağın rengi bir avcıya iz sürerken ne kadar yardım eder bilemem ama kentin her devinimi bana bir işaret. Sadece Karaca’nın izini sürmüyorum bu kentte.

Bazı pazarlar bir boğulma kâbusuyla uyanıyorum. Ya bir yangında dumandan, ya deprem sonrası kaldığım göçüğün içinde havasızlıktan ya da batan bir geminin filikasından düşüp denizde boğuluyorum. Bu kâbusu gördüğüm günleri ‘Kent İşaretleri’ altında topluyorum.

Uyanır uyanmaz ilk önce, iblisime direneceğim, diye yeminler ediyorum sonra nasıl olduğunu anlamadan yemini unutup bir avcı gibi kentin işaretlerinin peşine düşüp bir kazaya karışma veya bir felaketle yüzleşme ihtimali arıyorum kendime. Söz gelimi, bir yürüyüş öncesi meydanlara çıkıyorum: Bazen alınan tedbirlerin tipi, bazen arka sokaklarda ufak ufak toplananların yüzlerindeki bir ifade kent işareti oluyor gözümde. Meydanda grupların birbirine gireceği ve yaralanma ihtimalimin en yüksek olduğu noktaya atıyorum kendimi. Terör kenti tehdit ediyorsa en az tedbir alınan alışveriş merkezlerinde oflaya puflaya dolaşıyorum saatlerce.

Bu kâbusu gördüğüm pazar; yürüyüşün, toplantının olmadığı ve terörün kenti rahat bırakacağa benzer bir pazarsa ve eğer bir de mevsim yazsa sahile gidip günübirlik tur için en dolu motoru seçiyorum. Hoparlörlerden duyulan geziyi pazarlayan çatlak ses, yerini bir göbek havasına bırakıyor. Teyzelerin birbirlerine çiğ köfte, dolma, kısır ikram ettiği balık istifi bir motorda, ne yapsam da göze batmasam, diye düşünüyorum. Baktım hiçbir kazanın içine düşemiyorum: Kente yakın ormanlarda, bir yangın başlarken denk gelebilirim diye koşuyorum; kelle koltuk otobüs şirketleriyle yakın kentlere yolculuklara çıkıyorum.

Böyle pazarların akşamları, bir kazaya ucundan kıyısından bulaşamadığım için üzgün ve bitkin eve dönerken; pazartesi sabahları, tanıdığım birine o perişan motor turlarında veya şehirlerarası ucuza can taşıyan otobüslerde görünmediğim için seviniyorum.

Pazarlar için oluşturduğum diğer gruplarım geliyor aklıma. ‘Hüznün Fotoğrafları’ mesela. Kaybettiğim eş dostla geçirilen güzel vakitler; bazen bir kır gezisi, bazen bir yemek masasındaki neşe beynimde dönüp duruyor böyle pazarlarda. Zamanında diyemediğim bir söz veya kırdığım bir kalp içimi kemirmeye başlarken, eski sevgililerin yüzleri, en başta Hale bir resmin içinde sonsuz bir hüzne dönüyor.  Sanki gerçekten siyah beyaz bir resmin içinde sıkışıp kalmışlarmış gibi kıvranıyorum bütün bir gün. Bundan kötüsü olamaz derken bir başka pazar günü ‘İblisin Gizi’ yakama yapışıyor: Gelip gitmesini dahi kontrol edecek sırrı çözmüşüm gibi çileden çıkıp perişan ediyor beni. Aklıma bin bir düşünce ile saldırıp sorguluyor; kaçırdığım her fırsat, korkup yarıda bıraktığım her iş için didikliyor beni. Yaşadığım bir olayı aklıma getirip yine yaşatıyor kafamda. Ne demiştim, neden öyle yapmıştım derken; hayatımı öyle bir gözümün önüne seriyor ki gerçekten onu yok edecek sırra yaklaşmış bile olsam sersemliyorum. Kurtuluşa beni götürecek her ipucunu elimden kaçırıveriyorum. Ama en şaşırtıcı olanı da bu kadar eziyetten sonra, bir başka pazar ‘İblisin Yokluğu’nu yaşadığımda dengemin büsbütün bozulması, en az geldiği günler kadar huzursuz olmam.

Sorular dolanmaya başladı kafamda yine, cevaplarıysa belirginleşip bir anda kaybolacaklar. O anda cevapların ötesini az da olsa sezdiğim düşüncesini de yitireceğim bir daha. Ama işte yine de çınlıyorlar kulaklarımda…

Okulda, eylemlere katılırken aslında yürekten davaya inanmıyordum da daha o zamandan bir kargaşanın içinde olmak, dövüşmekten aldığım haz mıydı beni meydanlara koşturan? Ya şimdi derdim yine sadece bu mu? Yoksa gidip bir yerlerde yaralanıp kendimi cezalandırmak dışında, tekdüze hayatıma anlam katabilmek için bir bomba patlamadan müdahale edip durdurmak mı istiyorum bir faciayı? Korkunç bir trafik kazasının ardından bir enkazın içinden insanları çıkarabilmek, batan bir tekneden bir çocuk olsun kurtarabilmek veya bir orman yangını başlamadan söndürebilmek için mi yaşıyorum? Kahraman olmak mı derdim yoksa bir fark yaratıp yaşamıma ufacık bir anlam katabilmek mi? Yoksa bunlar, en başta o kumral kadını aklımdan atabilmek için başvurduğum birer yol mu?

 

Hurdacının tiz sesi,  kapının önünden ikinci geçişi bu...

Dalmışım masanın karşısında. Göz kapaklarımı aralıyorum. Tüm imkânsızlıkları aştığım, tüm cevapları bulduğum bir rüyadan uyanmış gibiyim. Oysa hiçbir şey hatırlamıyorum, rüya görüp görmediğimi bile… Acaba kaç kere bu iblisten kurtulma şansı yakaladım gerçekte?

Kendimi yokluyorum, bir iç sesi dinliyorum: Tüm soruların cevapları aklımda; içinde göz, işaret, hüzün ve giz kelimeleri geçen ne kadar pazara özel grubum varsa da hepsinin anlamı gözlerimde. Bu yarı bilinçsiz halimle dışarı fırlayıp kentin içine karışsam, gerçekler beni yutmadan ben onları tutup bir düşe taşısam bu sefer. Topu topu tek şansı tepmiş olsam, bu da ikincisi olsa…

Gözümün önüne geliyor kumral kadın şimdi... Salınarak dolanıyor kentin ana caddelerinde. Üzerindeki bakışlara aldırmadan ışıklı vitrinlerin önünde oyalanıyor.  Köşeleri dönerken de arkasına kaçamak bakıyor, hoşlanıyor peşinde olmamdan. Topuklarının tıkırtısı odanın içinde simdi, uçuşan eteklerinin rüzgârı teninin ılık kokusunu taşıyor bana.  İblisin ta kendisi bu kadın! Benzer oyunlarından biri değil mi bu? Daha önce verdiğim ‘Bu son’ sözü nasıl da önemsizleşti bir anda gözümde. Direnmek benim için şu anda anlamsızlaşsa da, pişman olmamak için yine de verdiğim sözü tutmalıyım.

Ya peki gerçekte, hayalimde yeniden yarattığım ruhunu, bir elbise gibi üstüne giyip sonbaharın bu ilk pazarında kentin arka sokaklarına dalmışsa... Peşindeki iblisi atlatmış soluklanırken, ummadığım bir köşede karşısına çıksam, iki pazar yorgunu gibi nefes nefese göz göze gelip hemen tanısak birbirimizi…

Ve bütün bunlar ufacık bir ihtimal bile olsa, mucizeler gerektirse yani. Yine de son bir kez daha peşinden gitmeye, değmez mi?

 

Hakan Tağmaç Pazar, 21 Şubat 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

Hakan Tağmaç

1973 yılında İstanbul’da doğdu. 1991’de Şişli Terakki Lisesi’ni, 1995’de İTÜ Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği’ni bitirdi. On beş yıldır bilgi teknolojileri alanında çalışmaktadır. Yazar hakkında detaylı bilgi: Hakan Tağmaç
takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262