anasayfa altTema Paranoya Fecre Kadar


Fecre Kadar

e-Posta Yazdır PDF

Saffet Abi bildiğimiz türden bir adam değildi. Aslında hepimiz kadar normaldi ama eşine rastlanmayan tuhaflıkları da olmuyor değildi. Bence kimsede olmayan bir hastalığı vardı Saffet Abi’nin. Müzikle ilgili bir hastalıktı bu, geçici bir kopma, kendine has kontak yapma hali… Bir takım şarkıları işitir işitmez Saffet Abi normal durumundan çıkar balmumundan dökülmüş bir heykele dönüşür, adeta bütün elektriği kesilmiş bir ev gibi donup kalırdı. İlk nerede bu rahatsızlık belirmişti, nasıl olmuştu bilen yoktu, en eski dostları ise bizdeki bu şaşkınlığa bıyık altından gülmekle yetinirler, kırk yıllık arkadaşlarının etrafı bu denli şaşırtmasını içten içe komik bulurlardı. ‘Teferruatlı’ bir izahat alınamaz, sadece ‘Zamanla alışır, öğrenirsiniz.’ lafı çıkardı ağızlardan.

Saffet Abi’nin üzerine ağırlık aniden gelirdi, çok nadir olarak da yavaşça yayılan bir sigara dumanı gibi ilk önce yüzünü sarar sonra ellerine inerdi. İçerken, inceden yayılan bir şarkı duyduğunda, örneğin bir nihavent ezgi başladığında o canlı kanlı, bağrı başı açık esprileri ardı ardına sıralayan adam yok olur gider, hareketleri yavaşlar ve daima camgöz ıslaklığındaki göz çeperleri, taşmak üzere olan bir su tası gibi oluverirdi. Vücudunun hiçbir yeri kıpırdamaz, taş kesilirdi. Bu duruma karşı yıllar içersinde alışkanlık geliştirenler ne yapacaklarını iyi bilirler usulca parmaklarını yakmak üzere olan sigarasını alır söndürürlerdi. Şarkıların bazılarında öyle donardı ki kare, ben dokunarak ya da elimdeki çatalı yorgan gibi omuzlarından birisine batırarak onu vahşice dürtmek isterdim. Ama kimse buna cüret edemezdi, hele benim gibi grubun en genci için söz konusu bile olamazdı bu… Zaten öyle ha deyince yanına yerleşemezdiniz. Belki de böylesi daha iyi oluyordu. Yıllanmış kadehdaşlarını yanındaki sandalyelere oturttuğundan eğer masaya geç kalmamışsam hemen karşısında konumlanıp onu iyice gözleme olanağını elde ederdim... Bu ayrı bir zevkti.

Olay tam olarak şöyle gelişirdi; mesela şarkı başlar ve onun için önemini kavrayamadığımız bir dizeye varılırdı: ‘Okşasam usanmam ta fecre kadar’, Saffet Abi sigara dumanından oluşan bir Türk hamamının ortasındaymış gibi kurna misali oturduğu masanın kenarında tostoparlak olur, şarkının onu adeta sıcak bir su gibi yıkamasına karşı koyamaz hale gelirdi. Şarkı tamburdan, kabak kemaneden hortumdan kurtulan su gibi fışkırır, onun belki de hüzünlenmek için fırsat kollayan kulaklarına doğru akardı... Yeni yakılan sigara küllüğün ucunda sararır, doldurulsun mu doldurulmasın mı şeklinde bekleyen bardak bir süre daha boş kalır ve Saffet Abi’nin çıktığı yolculuk merak edilirdi. Hep fasıl sonrası onun eski haline dönüşünün, normalleşmesinin o mistik izini sürmekle vaktimi geçirmeyi içki muhabbetinin diğer uçsuz, sonuçsuz lagalugalarına tercih ederdim. Saffet Abi şarkının bitmesiyle birlikte yerinden kalkar sanki zorlu bir yokuşu hüzünle çıkmışta terlemiş gibi-ki kesinlikle burcu burcu terlerdi-meyhanenin arkasındaki tuvalete doğru sürgün edilmişçesine yalpalayarak yollanırdı.

Bu hiç değişmeyen ritüelin ardından döndüğünde ise hiç bir şey olmamış gibi sıradan konuşmalarına kaldığı yerden devam eder ve ortalamayı aşmayan sataşmalı esprilerini masanın en uzak yerlerine fırlatmayı ihmal etmezdi. Bizim için bir şarkı uzunluğunda geçmiş olan bu garip şey ona on, bilemedin on beş saniyelik bir duraklama yaşatırdı sanki… Sonradan ‘Ne oldu abi sana?’ veya ‘Nedir bu çökmenin sebebi?’ diye sormak masaya yeni eklenenlerin aklından geçerdi elbet ama kimseye zarar vermiyordu ki bu durum. Hatta onun bir dişçinin dolgu aletini andıran konuşma tekniği eğer karşısındakini tamamen sersemletmişse o kişi böyle bir şarkının gelmesini bile isteyebilirdi. Zira zor bir insandı Saffet Abi, bu keskin kaşar kokan adamı ancak ve ancak bir takım şarkılar kesebiliyordu, o zaman pek bir problem de yok demekti.

En ilginç teorilere göre bu bir sara nöbetinin en hafif formuydu. Saffet Abi’nin küçüklükte geçirmiş olabileceği bir beyin iltihabı bu kayboluşların, bu melankolik tuzla buz olmaların nedeniydi. Herkes bu açıklamalara inanmış görünürdü zira zaten içmeye gelinmiştir, 60 yaşında bir alkoliğe teşhis konmaya değil… İş iyice gırgıra vurularak tatlı bir meze gibi Saffet Abi’nin mental bozukluğundan birkaç yudum alınırdı. Sadece masaya yeni katılan birileri olmuşsa onlara durum açıklanır birkaç dakika sonra her şeyin düzeleceği anlatılmaya çalışılırdı.

Bütün bu sara nöbeti teşhislerine, küçüklükte geçirilen menenjit açıklamalarına ben hiç inanmadım. Çalan müziği, yavaşça yükselen makamın Saffet Abi üzerinde bıraktığı etkiyi, sözlerin sihirli hükmünü dışlayan bütün teorileri inandırıcılıktan uzak buldum. Kaldı ki belli şarkıların Saffet Abi’yi daha çok dondurduğunu, ağzındaki lokmayı çiğneyen dişlerini, sigarasını tutan o toparlak iki sararmış parmağını daha çok titrettiğini ve konuşmasını aniden kestiğini fark ettim. Mesela bütün Alâeddin Yavaşça şarklarında değil ama bazılarında kesin nöbet geçiriyordu Saffet Abi. Örneğin ‘Geçmesin günümüz sevgilim yasla’ şarkısı başladığında dur durak bilmeyen çenesi ,inip kalkan gıdığı birden kesin bir emirle duruyor şarkı onu somurup bitiriyordu. Kürdili Hicazkâr şarkılarda külçe gibi yığılıp kalırken içinde ‘hicran’ ve ‘İstanbul’ geçen şarkılarda bir başka tarzda gidip geliyordu.

Bir nöbet geldiğini anladığında karşı koyduğu birkaç saniye oluyordu elbet ama duruma göre ve akşam için gelmiş sazın şarkıya istekle asılmasına göre bazen hastalığa boyun eğmesi gerekiyordu. Hiçbir zaman ağzı köpürmedi hiçbir zaman eli ayağı boşanmadı ama herkesin pancar suratlarla kavruk muhabbetlere daldığı bir ortamda oyun dışı kalıp beti benzi atarak musluğu kapattığı için onu ağzı köpüren saralı klasmanına sokmaktan başka çare kalmıyordu. Saffet Abi ne zaman donacak, ha kaldı ha kalacak diye önümdeki mezelerle ilgilenmeyerek bu bilmeceye odaklanmak beni ayık mı tutuyordu yoksa daha mı beter yapıyordu bilemiyorum.

Yine gündüzün yavaş yavaş yerini akşama bıraktığı bir gün içmek için 7-8 kişinin tamamlandığı-ki futbol maçına adam toplamayı andırır içki meclisi- meyhanenin geniş pencerelerinin önünde sırayla yerimizi aldık. Toz gibi bir kar dışarıdaki caddenin üzerini örtmeye başlayınca daha da sevindik. Saffet Abi’nin çocuklar gibi şen, tipiyi bardaklarda fora olan anasonun beyazına benzetmesi hepimizi daha da şevke getirdi. Masanın kocabaşları pencerenin önünde hafiften buğulanmaya başlamış camlara doğru tek tek nadide siluetler veriyorlardı. İçkinin, müziğin merkez komite üyeleri… Hepsinin saygın büstleriyle donatılmalıydı bu meyhane.

Sonra garip bir şey oldu. Kerim Abi’nin arkasındaki pencere karardı,  tramvayın boşalttığı durağa bakarken insanların telaşlı koşuşturmalarını az çok görebiliyordum, Elimle buğulu camdaki görüntüyü kaldırmaya çalışırken akşamın müzisyenleri içeri giriyor ve kendilerine ayrılan yerde sandalyelerine oturuyorlardı. Özellikle Saymadım Kaç Bahar Oldu isimli şarkının ilk nağmeleri dökülmeye başlayınca Saffet Abi bütün altılı ganyan analizlerini anında kesti, yanındaki arkadaşının suratından yavaşça bakışlarını koparttı ve başı öne eğilirken işte tam o anda, hemen arkasındaki pencerede dışarıdaki manzarada bir tuhaflık fark ettim. Yoğun kar yağışı altında koşuşturanların hareketleri Saffet Abi’nin tamamen donmuş çehresinin gerisinde gittikçe yavaşlıyordu. Arka planda hızla geçen minibüsler Saffet Abi’nin başının hemen gerisine geldiklerinde hız kesiyor, geçen her saniye iki üç kat daha uzuyor, eğer bu bir film ise bütün görüntü yavaş çekimdeymiş gibi garip düşsel bir yavaşlamaya uğruyordu. Her şey yavaştı, her şey hareket etmeye meydan okurcasına duraksıyor ve Saffet Abi kendisini durduran o şuayı beni hayrete düşüren, ağzımı bir karış açık bırakan şekilde etrafa yayıyordu.

Hele bir gün yine bir Yavaşça şarkısının ‘Belki beni ararsın, diye aldandı gönül ‘dizesini yakaladığında- daha doğrusu kıtanın son dizesi onu yakaladığında Saffet Abi’nin levitasyon yapan Hintli ustalar gibi sandalyesinden havalandığını bir an için görmüştüm. Evet ben de çok içiyordum o aralar kabul ediyorum. Ama içki denen şey dışarıdan bizi koparıp buraya sokuyorsa ve olmadığımız bir biz yaratıyorsa Saffet Abi’nin donmalarını ve benim azar azar şaşırmalarımı hoş karşılamak gerekir, zira ‘Geçmesin günümüz sevgilim yasla’ şarkısı sazdan yükselince, bir keresinde bu sefer Saffet Abi’yi uzak bir koridorun ucundan bana seslenirken gören ben olmuştum. Kayıptım, usulca uyuşmuştum. Bir şeyler diyordu bana, şöyle böyle duyabiliyordum. ‘Oğlum,’ demişti galiba ‘Kayboldun lan sen!’

 

Tanju Sarı Cumartesi, 27 Mart 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

Tanju Sarı

DSC002761969 yılında Trabzon'da doğdu. İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili Edebiyatı mezunu. İktisat Tarihi alanında yüksek lisans ve doktora yaptı. Şu an İstanbul'da bir devlet üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Öyküleri, şiir ve denemeleri Kül Öykü, Aykırı, Mor Taka, Aylak, Şair Çıkmazı, Öteki-Siz, Sonsuzluk ve Bir Gün gibi dergilerde yayımlandı.
Yazar hakkında detaylı bilgi: Tanju Sarı
takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262