anasayfa altTema Paranoya Denize Benzer Paranoya Çünkü Bakışları Dalgalıdır


Denize Benzer Paranoya Çünkü Bakışları Dalgalıdır

e-Posta Yazdır PDF

Herkes paranoyaktır. Bunun inkârı da paronayadır. Ölçütleri farklı olabilir. Kiminde daha çok, o kadar. Paranoyak olmama hali paranoyadır. Hem “Paranoyak değilim ben” diye yadsırken, bunun paranoya olmadığını kim bilebilir ki?

Paronaya yanlış bir düşüncedir ve yanlış düşüncenin yanlış düşünce olduğu ya da olmadığı savı da yanlış bir düşünce olabilir. Öyle ya da böyle düşünmenin paranoya sınırlarında bizi dolaştırmadığının garantisi nedir, güvencesi nedir?

“Ben paranoyağım” demek de belki doğru bir düşünce olmayabilir. Sağlıklısınızdır ve yine de yanlış düşünüyorsunuzdur.  Bu yol sizi paranoyaya çıkarır ve paranoya ile tanıştırır.

Öyleyse paranoya kaçınılmazdır ve onunla olmamanız için hiçbir gerekçeniz yoktur. Hiç kuşkunuz olmasın bir gün siz de paranoyaklaşacaksınız. Bunu şimdiden düşünme hali de paranoyadır ve belki de ben yanılıyorumdur.

Paranoya her yerdedir ve sızamayacağı hiçbir yer yoktur. Sınırları yoktur onun ve bütün sınırları ve sinirleri ihlal eder.

Bundan kuşkunuz mu var? Paranoya kuşku duymaktır da. Farklı yollardan gelseniz de bütün yollar paranoyaya çıkar, oraya açılır.

Paranoyalı, paranoyası olmayanı kıskanabilir. Kıskançlık insan doğasında vardır ve paranoya kıskançlığı da içerir.

Yazdıklarıma güvenmiyorsanız -tersi de olabilir, bu da güvensizliktir, bundan emin olamazsınız- siz de paranoyaya adaysınız demektir. Ön seçimi yok bunun. Tepeden inmeci olarak bir başkası sizin adınıza karar da veremez. Seçimi siz yaparsınız, paranoyayı ya seçersiniz ya da seçmezsiniz. Bir ara yolu, bir başka formülü yoktur bunun.

Söylediklerimden alınıyorsunuz demek? Üstelik bir de gurur yapıyorsunuz? Sağlıklı olduğunuzu ve paranoyak olmadığınızı, asla da olmayacağınızı mı düşünüyorsunuz? Oysa her ikisi de paranoya tanımı içindedir, ileri gitmiş bir alınganlık ve bunun kendinize kondurulmasına hazmedemeyeceğiniz bir gurur…

Yargılarınızdan bu kadar emin olamazsınız oysa. Kesinlik diye bir şey yoktur çünkü.  Kesinlik, şimdi ve burada olma hali için vardır. Şimdi yoksa ve burada değilseniz, ya da öyle varsayıyorsanız yanlış yargılar üretmedesinizdir.

Düpedüz sanrı bu!

Bir uzman psikiyatr size “sistemli ve iyi düzenlenmemiş sanrılar gören bir psikoz” halinizden söz edebilir. Bu tanıyı koyabilir kuşkusuz. Üstelik bunu yalnız size koymaz. Kim olursa olsun, fark etmez ve hepimiz sistemli ve iyi düzenlenmemiş sanrılar görürüz, bunları içimizde taşırız, dilimizde ya da imgelemimizde…

Kimi zaman olmayan sesler işitmiyor musunuz? Sait Faik’in “Hişt Hişt" adlı öyküsündeki kahraman doğanın hişt hişt’lerini duyumsamıyor mu kulaklarında? Ya da siz farkında olmadan adınız çağırılmış gibi kulak kabartmıyor, kaçamak bir bakış gezdirmiyor musunuz kalabalıkta ve insan yüzlerinin içinde? Cebinizde saatli bir bomba gibi taşıdığınız telefonunuzun melodisi çalar gibi olmuyor mu? Elinizde olmadan eliniz cebinize gitmiyor mu, cep telefonunun cam göstergesinde sizi aradığınızı sandığınızın numarasını ya da ismini aramıyor musunuz? Kimi zaman içinizde giderek yükselen bir tedirginlikle, biri sizi izliyormuş gibi duyumsamıyor musunuz? Uzakta sırtı size dönük kadını, sevdiğiniz gibi görmüyor musunuz? Ya da uzaktan kulağınıza izinsizce gelen kahkahanın sahibini tanıyacakmış gibi bir duyguyla bakışlarınızı ona çevirmiyor musunuz?

Olmayan sesler ve olmayan görüntüler…

Belki de herkes size karşıdır. Siz zaten bu yüzden herkese karşı değil misiniz? Sürekli bir savunma içindesiniz ve size yönelik bütün saldırılara hazırlıklısınız. Belki de ilk saldırı sizden gelmeli, savunma halinden çıkmalı ve saldırmalısınız. Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır ve o satıh bütün vücudunuzdur.

Yoksa bütün insanlar size karşı işbirliği içinde birleştiler mi? Zaten ne evde, ne işyerinde, ne kahvede, ya da ne yolda huzurlu değilsiniz. Karınızın bakışları ilk günkü sevgiden yoksun, çocuklarınız onlara yeterince zaman ayırmadığınız, daha iyi olanaklar sağlamadığınız için sorgular gibi mi bakıyorlar? İşyerinde yerinizi almaya hazır ve sizi bulunduğunuz yerden etmeyi bekleyen ne kadar da çok rakibiniz var. Patronunuz belki de sizi kapı önüne koymak için küçük bir hata yapmanızı bekliyordur… Metni yanlış yazmanız gibi, parafınızı atmadan yazınızı sunmanız gibi, müşteriye sert davranmanız gibi… Kahvedekiler sizin konuştuklarınızı mı dinliyorlar yoksa? Her an ihbar edebilirler, suçlayabilirler ve kanıt da gösterebilirler çünkü… Zaten buraya gelip, bir bardak çay içip, her defasında bozuk parayı çay tabağına iliştirip, kimseye hoşça kal demeden kaçar gibi gittiğinizden uzun zamandır kuşkulanıyorlardır. Siz onları, onlar sizi ihbarcı sanıyorlar.

Neymiş? Paranoya aşırı endişe veya korkularla karakterize edilen, sıkça mantıksız kuruntularla bilinen bir rahatsızlıkmış da, daha neler…

Kim söylüyor bunu?

Kim olursa olsun, endişelerimizin aşırı olduğuna, bunu korkularla dışa vurduğumuza ve mantıksız kuruntular büyüttüğümüze kim karar verecek, o nasıl anlayacak? Ya kendisi endişeli, korku duygusu içinde ve mantıksız duygular büyütüyorsa içinde… Endişenin aşırı olma hali nedir ki hem? Kesintisiz bir devinim mi, ellerin titremesi ve terlememiz mi? Dışa vururken terlerimizle ıslatıyor muyuz, bir nehir gibi akıp yitiyor muyuz?

Kafamız karışık ve de sinirliymişiz. Bir biz miyiz? Herkes öyle. Gazeteleri okumak, televizyonları izlemek yeter de artar bunun için. En pespaye ve aptalca yeteneksizlerimizin yetenek olarak gösterilmesi, yemek programlarında yemek için diğer yarışmacıları kafaya taktıkları, üç kuruş para için “Memedali Bey, ne olur, n’olur” diye inledikleri, onuru üç kuruşa ayaklar altına alıp, bunu başkalarına seyirlik diye izlettirdikleri için hangimiz sinirli değiliz ki? Ya da yoksulların da bir gün zengin olacaklarını, yoksul genç kız ya da erkeğin, zengin bir fabrikatörün oğluyla tanışacağına bizi inandıran dizileri tekmili birden izlemiyor muyuz?

Paronaya ciddi bir hastalıktır Beyefendi. Tedavisi sanıldığı kadar kolay değildir Hanımefendi. Bir paranoyak, paranoyak olduğunu ya geç fark eder ya da hiç fark etmez. Toplumdaki diğer bireylere bakarak, onların yaptığı gibi yaptığınızı ve onların yaşadığı gibi yaşadığınızı düşünerek kendinizi pekâlâ da aldatmanız olasıdır. Bu paranoyak olmadığınız anlamına gelmez.

Doğrudur, çevrimizde gördüklerimiz, aptal kutusunda izlediklerimiz, yalnızca kavga üstünedir, savaşlar da bunun için vardır. Her şey paranoyak olduğunuzu size duyumsatmamak için vardır. Yoksa da yaratılır ve bunun için gerekçe bile gerekmez.

Yunanca’da paranous olarak geçiyormuş. Yazılışı da bir garip, paranoyanın kendisi gibi: παράνοια.

Ne anlıyorsunuz şimdi bu παράνοια’dan?

Üzülmenize gerek yok, siz kirilce bilmiyorsunuz, Latince de… Paranous’muş… Sizin bildiğiniz para ile ilgili kısmı olabilir ancak.

Yoksa bu paranoya biraz da parasızlıktan olmasın?

Bakın bunu da ciddi ciddi düşünmeniz gerekir. Ömür boyunca iki yakanız bir araya gelmedi ki zaten paranoyak olmayasınız. Güç, zor ve katlanılmaz bir yaşam sunuldu size altın tepsiler içinde… Seçe seçe onu size lâyık gördüler… Sizin seçiminiz değildi küçük hanım, aldırmayın… Siz onaylamadınız, zorla boyun eğdirilidiniz.

Açalım şunu, soyalım, çırılçıplak bırakalım, para, dışarıda demekmiş, nous da akıl. Öyleyse yeniden birleştirelim ve bakalım ne oluyor. Dışarıda akıl, düzenleyelim aklın dışında. Öyleyse akılsızlık ve aklın olmama hali… Düpedüz delilik bu! Aklınızı kaçırmış olmalısınız.

Paranoyaksanız, hiç kuşkunuz olmasın ki biraz da şizofrensinizdir siz. Ben sizi bilmez miyim? Sizi gidi sizi… Hem paronayak, hem şizofren. Allah bilir daha neler?

Korkmayın sırrınız bendedir. Kimselere söylemem. Bir koşulum var yine de, benim de öyle olduğumu siz de kimseye söylememelisiniz!

Emil Kraepelin koydu paranoya adını. Psikiyatristti. İnançları düşünüyordu ve bütün inançlar bu tanımın içindeydiler. Hepsini orada görüyordu. Bütün inançlar kaynağını kuruntudan ve bilinmeyene önyargıdan alıyorlardı. Bu kaygıyı tetikliyordu ve kaygı, korkuyu getiriyordu. Korkudan kaçmak için, kaygıyı bütünüyle ortadan kaldıracak yeni yükümlülükler yeni kaygıları ve yeni korkuları birlikte getiriyorlardı. Bu kısırdöngü adına karşıt doğurgan bir döngüydü ve durmaksızın yeni korkular, yeni kaygılar getiriyordu. Kraepelin kadın doğum uzmanı değildi ve kısırlaştırmayı bilmiyordu. Bilse, çağı gereği içselleştirir ve etik bulur muydu? Bunu bilmiyorum. Ancak Kraepelin’in tanımı günümüzde bir hastane avlusuna terk edilmiştir, artık yürürlükten kaldırılmıştır.  Yerine benmerkezci kuruntu evlat edinilecektir.

Paranoyanın iki ikizi daha vardır ve onlar üzerinden varlığını geliştirir. Ya da Macbeht’in cadılarıdır bunlar, gelecekten haber verirler. Birincisi kendine zarar verme ya da zarar verme olasılığının bulunmasıdır. İkincisi aynı gerekçelerle başkalarına zarar verme ya da zarar verebilme durumu…

Edvard Munch’un, Çığlık tablosundaki adam bence paranoyaktır.  Belki de tabloda, köprü üstündeki çığlık atan adam Munch’tur. Norveçli ekspresyonist ressam, paranoyasını mı resmediyordur, yoksa, nöbet mi geçiriyordur? Belki de şeytan çıkarır gibi paranoyasını çıkarmaya çalışıyordur. Munch’u biliyoruz içe dönük ve insanın içini karartan resimler yapıyordu. Sonra yaşama sevincini içeren resimler yapsa da, bunu tedavi sonrası dönem olarak adlandırabiliriz. Yaptığı iç burkan ve karartan resimler, ruhunu onarmış, düşüncelerini arındırmış ve sağaltmıştır onu… Çığlık’ın ilk adı Umutsuzluk’tur. Çığlık onun dışavurumudur. Çığlık, umutsuzluğun içsel sesidir. İçsel olan dışa vurmuştur ve dışa vurulması için içinde biriktirilmesi gerekiyordur. Çığlık bir birikimdir.

Hayatın Frizleri serisinin bir parçasıydı Çığlık. O çığlık yaşamdı, aşktı, korkuydu, ölümdü ve bunların ortaklaşa teması melankoliydi. Dışarıdan alıp içeride birikimin başlangıcıdır. Çığlık iki kez çalınmıştır, oysa ben atılmıştır demeyi yeğlerim. Başkalarının çığlığını çalamazsınız, kendi çığlığınızı atarsınız. Ve her ikisinde yeniden bulundu çığlık. Öyleyse yitik değildir ve çığlık hep içinizde bir yerlerde bulunacaktır. Çığlık bir hesaplaşmadır, bir gangsterin gırtlağından şiddeti içeriye sokmadır. Norma Jeane ile Marilyn Monroe arasında bir seçimdir. Bu sonuncusu seçim sayılmasa, her ikisi de bir ve tek olsa da yine de bir seçimdir. Norma Jeane Marilyn Monroe’dir, Marilyn Monroe Norma Jeane… Marilyn, Norma’yı seçmedi, bıraktı, Marilyn’i seçti.  Sonra ölümü. Ya da öldürüldü. Öldü ya da öldürüldü, artık Norma Jeane de yok, Marilyn Monroe da. Sarışınlığı da öyle…

Çığlık’ta ön planda acı çeker gibi görünen, başını ellerinin arasına almış olan Marilyn’in çaresizliğidir, Norma’nın paranoyasıdır.  Arka planda Ekeberg tepesinde Oslofjord görülmektedir. Siz Hollywood’un tepelerini anlayın. Çığlık, Arthur Miller’in Marilyn Monroe ile 1956’da yaptığı evlilikte Monroe’nin sevincidir ve çığlık Monroe’nin kendi yaşamına kendi eliyle son vermesi –ya da öldürülmesi–  üzerine Arthur Miller’in acı dolu çığlığıdır. Marilyn Monroe’nin ölmesi ya da öldürülmesi paranoyadır. İntiharı seçmesi ya da ölüme zorlanması ikilemi paranoyanın en başat belgesidir. Ya sen ne düşünüyorsun dostum, öldü mü öldürüldü mü? Saçları hâlâ sarı mı, yoksa soldu mu? Marilyn’in saçlarını şimdi bile düşünmek paranoyadır.  Oslofjord göğünün kan kırmızı olması da paranoyadır ve paranoyanın rengidir kırmızı.

Munch,  iki arkadaşıyla yürümektedir. Sıradan bir gün olmadığı anlaşılıyor. Sıra dışıdır.  Üç kişidirler. Belki şarap içmişlerdir, sarhoşturlar. Güneş batmak üzeredir. Ölmek üzeridir de, kan kaybetmeye başlayacaktır. Birden yorgun duyumsar Munch, bitkin, bir adım dahi atamayacak kadar… Belki başı dönmektedir ve düşmemek için tutunacak bir yer arar, köprünün korkuluklarına yaslanır. Çığlığı duyumsar, doğa çığlık çığlığadır. Dayanamaz, kulaklarını tıkar. İki arkadaşı mı, geride uzaklaşmakta ya da yaklaşmaktadırlar.

Munch, iki arkadaş diyor. Öyle olduklarını sanmıyorum. Yanında değiller ve çığlığı atan ya da duyan belki de onlardan korkmaktadır. Arkasındaki ikilinin arkadaşı olmadığı, öyle olduğunu yazmasına karşın kesindir. Belki o ikilinin fısıltılarıdır kulaklarını tıkamasına ve çığlık atmasına neden… Bu da paronayadır, ressamın ya da benim…

Munch’un Çığlık'ı yaparken sağlığının yerinde olmadığını biliyoruz. Belki de paranoyaya gidiyordur…

Amerikan Sanat Tarihçisi Robert Rosenblum’un yazdığı gibi, belki de Peru’lu bir mumyanın yüzüdür Muhch’un çığlıkta çizdiği, belki de kendi yüzüdür.

Metin Erksan’ın, Kenan Demirel’le senaryosunu birlikte yazdıkları ve Erksan’ın yönettiği Sevmek Zamanı filminde boyacı Halil’in sözleridir paranoya, “Sen dostlukların, aşkların kolay mı kurulduğunu, kolay mı sürdürüldüğünü sanıyorsun? Resminle ilk karşılaşmamızı dün gibi hatırlarım. Elbiselerim eskiydi, kirliydim, sakallarım uzamıştı. Birden bana iyilikle, sevgiyle bakan bir yüz gördüm. İnanamadım… İkinci kez zorlukla baktım resmine. Gene iyilik, gene sevgi vardı gözlerinde. Nihayet değişmezi bulmuştum. Resmin benim içime bakıyordu. Benim kendimi görüyordu… Bana hep dostlukla, iyilikle, sevgiyle baktı.” Ya da aynı anlama gelmek üzere Fabrikatör kızı Meral’in ona yanıtıdır, “Benim bakışlarımda da sevgi var. Ben de senin kendini görüyorum. Resmimin yerine ben seveceğim seni. Artık ben varım.”

Edip Cansever’in, Mendilimde Kan Sesleri’ndeki dizeleri gibidir paranoya,” Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir / Denize benzer ki dalgalıdır bakışları”

Şimdi, bütün bunlardan sonra hâlâ paranoya konusunda neler düşünüyorsun?
 

Halit Payza Salı, 30 Mart 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

Halit Payza

HalitPAYZA1958 Aydın doğumlu. Öyküleri ve denemeleri, Dönemeç, Berfin Bahar, Yalın Ses, Afrodisyas Sanat, Beşparmak, Anafilya, Ege Yakası Edebiyat dergileri, Kül Öykü, Aydınlık, Denge, Memleket Haber, Hedef, Ses vs. gibi çeşitli gazetelerde yayınlandı. ‘2007 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması’nda “mansiyon” ile ödüllendirildi.

Yazar hakkında detaylı bilgi: Halit Payza
takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262