Bu eldi beni sallayan. Bir salıncak değildi bir çeşit hamaktı sallandığım. Rüzgâr da yardım ediyordu evet, ama çoğunlukla senin uzun elin hafif bir dokunuşla bedenimi itiyordu… Bazı yerlerinden kopmuş filelerin üzerindeki bedenimi... Alçaktan gelen rüzgârlar Gökova’nın bütün hararetini iğneli çam ağaçlarının, koyu kırmızı leylakların, vahşice serpilen ısırgan otlarının üzerinden etrafa püskürtüyordu. Elin nasılsa uzanıyor hamağı sallamaya devam ediyordu.
Ama esas garip olan seni taşlık yokuşun sonundaki kavşağın başında görüyor olmamdı. Tozlu yola çok bulanmadan Okluk koyuna uzanan bir yere gidiyordun. Belki de bir alışveriş içindi ya da alacağın bir şey vardı. Hamağımda kıvrılan ben her yükselişte senin bedenini, bu kısa yolculukta ufak adımlarla yol alışını görebiliyordum. Şimdi oturduğum bu soğuk odanın içersinde, bu garip duygunun nasıl oluştuğunu bilemiyorum. Geçmişi yazmak daima biraz da kurgulamak olmalı, çünkü yazıyorum, elimde kalem var. Ama senin elin aynı zamanda hamağımı da sallıyordu bundan eminim. Geriniyordum. Kafamı arkaya çevirip bakmak istemeden… Hem yoldaydın o kısa yolculukta hem de elin arkada nasıl oluyordu? Anlamak için günün içindeki konuşmaları hatırlamam gerek. Vadinin içinden geçerken, bize düşen en kötü parasızlığı paylaşarak, yanmış baldırların, ensemizdeki tuzun kokusuyla, sırt çantalarının altında kamburlaşmış bir şekilde yürürken konuşuyorduk. Muhtemelen ilişkinin kamburu hakkındaydı sıradan cümlelerin gerisindeki…
‘Karşılamaya gelecekler değil mi arkadaşların?
‘Evet, hepsi gelecek.’
‘Üstümü değiştirmem gerek,’
Yola uygun şort kullanım süresinin sonuna gelmiş ama işte o zaman daha iyi sarıyor… Besbelli ki gelişigüzel yıkanmış bir tane daha var haki sırt çantasında.
‘Arkadaşlarımın hepsi orada olacak, kampın dağlara bakan tarafından girelim,’
‘Geçen sefer kaybolmuştuk..
‘Gürültüleri izleriz…
Çok öncelerden bahsediyorduk.
Sonra işte gene o yoldasın metal durağı geç bakalım usulca... Bir zamanlar sarı boyalı olan, temel direklerin metal ağırlığı kaldıramadığı o uyduruk durağın yanında biraz duruyorsun. Pas içinde her yer… Gölgeden yararlanıyorsun, sonra yola devam... İnce bacaklarının asfalttan kalkan titrek hararetin içinde iyice kırılgan olduğunu görüyorum. İşin içinden çıkılmaz gibi. Hamağın ucuna dokunan el de senin ama... Sağ başparmağındaki tırnağın kırık görüntüsü ve diplerde son izleri kalmış ojenin bir anlık görüntüsünü de yakalıyorum. Filelerin başındaki kalın halatı hafiften kendince eğerek beni itiyor bu eller. Kareli muşamba kaplı yandaki masa üzerinde ekmek kırıntıları sıcağın etkisiyle iyice sertleşip yapışmışlar, reçel kavanozunun kapağı açık. Bir saat önceydi yanımda oturuyordun.
‘Gene aynı şeyi yapmadın paylaşmayı bilmiyorsun,’
‘Ben sürükleniyorum sen de takılıyorsun.’
‘Tozunu atarım senin!’
‘Korkulanı yap artık bekliyorum…’
‘Aşağıdan gördüm sizi beraber. İkinci kez üçüncü kez,.’
‘Sayıyorsun,’
‘Tırmanmayı bilmiyorsunuz ben yakalarım.’
Bütün ihtişamıyla turistleri dolduran bir minibüs selektör yapıyor sana... Ters yöne giden birine… Hamak sallanırken en yüksek yere vardığında bir kez daha görmek istiyorum seni ama küçük bedenin yeşilin içinde kayboluyor. Aslında bir doğa parçasına dönüşüyor. Adım atan, yapraklarını sallayan yumurtlayan bedeninde diriliğin ilk kanı… Hamak yavaşça yüksekliğini kaybedince dalgalanmalar içersinde kavruluyor küçük görüntün. Zikzaklı yolun sonuna varmadan buharlaşacaksın, bir bitiş olduğunu görmezden gelmek için aşağıdaki iskelenin düz çizgili görüntüsüne bakmıyorum. Ama normalde yola çıkan birisinin ufalması gerekirken senin yolda olma görüntün küçülmüyor. Optik bir oyunsa bu, arkamdan hamağı sallaman kadar iyi… Gençsin cesaretin var ve bir yolun sonunu getirmen için küçülmen de gerekmiyor belki. Benim ağırlığımı böyle sallaman da, hâlâ ısrarla itmen de, beni bu tembelliğimin, ataletimin içersinde bu devasa uyuşukluğumun içersinde ayık olmamak için direnen birine saygıdan mı ama sen saygıdan hiç anlamazsın. Derinden kopartılacaksa bir şey saygının da tükendiği bir nokta var…
Bu akşam için ışık yok. Gaz lambasıydı istediğin, onu ta Antalya’dan taşımıştım. Bu isli kokuyu sırf sevdiğin için lambanın şişkin gövdesini dar çantama sıkıştırmak zorunda kalmıştım, ucu ince cam her darbede kırılmaması için dua ederek. Ama bu akşam gazı kesin bitecek ve yansımayacak çadırın sentetiği üzerinde. Dibinden kararmış fitil, öyle burgaç olmuş ki bir yılanı andırıyor. Ansızın çıkan bir hışırtı, devedikenlerinin altından fısıltıyla… İnsanın çişini yarıda kesmesine neden olan bir yılan gibi... Ve aniden kesilince çiş, bıçak saplanır kasıklara, gaz lambasının yılanı da böyle bir şey, yazdan habersiz nemli yalvaç kayalıklara, karanlıklara sızıyor senin adımlarınla...
‘Bu kadar toparlanmana gerek yok,’
‘Neredeyse hiç bir şey almadan gelmişiz.’
‘Arkadaşlara sordun mu?’
‘Hepsine.’
‘Yine de çantanı almana gerek yok.’
Bitkin düşmüştüm, hayalle noktalanmıştı öğle sıcağı. Herhangi bir yolculuğu birlikte bitirmek kimi zaman tek başına bitirmektir. Ayrışılan bir birliktelik, işte böyle demeliyim… Birlikteyken ayrışmak için bir sonraki yolculuğa ilk çıkan kim olur? İncecik bir yolda ilerlerken, mesafe alırken, ama küçülüp kaybolup gitmeden çekip gitmek… Bu nasıl bir şey dersen açıklayayım. Bir şarkıyı söylerken başka taraflara bakmak, hemfikir olunanda küçük sürtüşmeler ve sıyrıklar… Gözlemlerde büyüyen balondan havalanıp sürekli safra atmak...
Evet, o upuzun el bir kuzuyu sallıyor belki bu hamakta… O el karayolu boyunca uzanıyor ve sana ait terin kekremsi kokusuyla buğulanan hafif tüylü koltuk altına bağlanıyor. Talihliyim, geriye bırakılan bir masalın altın vuruşunu andırıyor. Beşik, bir kampın çam kokularına karışan mazot, sigara ve kekik tütsüsüne bulanan bedenimi lezzetli bir av yemi gibi ateşten rüzgârın üzerinde çeviriyor. Elin bazen sırtımdan itmeye başlıyor. Biraz daha hızlandın gibi. Yerçekimini yendikçe içim bayılıyor. Son bir iki dokunuş olabilir bu. Zira aşağıda, sanki kasabanın içine girdin gireceksin artık diğer insanlardan seçilen bir vücuda ait olmadığında, tıpkı yaz toprağında çözünen bir su birikintisi misali buharın bile olmayacak.
Titredikçe belli belirsiz görüntün, kurguya ihtiyaç duyacağım, gerçek böylece o ağır nemli giysilerinden sıyrılacak bana ait kıyafetlerle biraz daha güzel görünecek.
‘Bu kavgada ilk ölen alışverişe gider.’
‘Sarılmak ta yok mu?’
Yarım saatlik yol…
Kararlılığın ürettiği bütün mazeretlere karşı kim ne yapabilir? Aklına koyduğunda bir tek ben yetmiyorum. Benden birçok olması lazım… Evet, birçok ben olması lazım… Her bir sözüne karşılık verecek, arkadan dolanacak, çantanı omzundan alacak. Sandaletlerini çıkaracak, saçını açacak… Ve bir yoğurt kabına takılarını koyacak.



1969 yılında Trabzon'da doğdu. İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili Edebiyatı mezunu. İktisat Tarihi alanında yüksek lisans ve doktora yaptı. Şu an İstanbul'da bir devlet üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Öyküleri, şiir ve denemeleri Kül Öykü, Aykırı, Mor Taka, Aylak, Şair Çıkmazı, Öteki-Siz, Sonsuzluk ve Bir Gün gibi dergilerde yayımlandı.