
resim: Hieronymus Bosch
Kirli suratlı, sümüklü bir oğlan çocuğu koşarak içeri girdi. Nefes nefese “Baba... köye... yaşlı bir... amca geldi… seni görmek… istiyor!” dedi. Muhtar ayakkabısını giydi, hayır duaları okuyarak dışarı çıktı. Şehirlerden ve ticaret yollarından uzaktaki bu kuş uçmaz kervan geçmez köye yabancılar pek uğramazlardı. Uğrayanlar ise ya vali için vergi, ordu için asker toplayan görevliler; ya da hırsızlık, sapkınlık ve her türlü musibet peşindeki uğursuzlardı. Bu yüzden muhtar (o güne dek işe yaradığı görülmemişse de) her yabancıyı hayır dualarıyla karşılamayı adet edinmişti.
Avlu kapısının dışında beyaz saçlı, beyaz sakallı bir adam bekliyordu. Selamlaştılar. İhtiyar yolcu muhtar sormadan anlatmaya koyuldu: “Ben bir gezginim. Yerim yurdum, kimim kimsem yok. Şehir şehir, köy köy gezip ölümle karşılaşmayı umuyorum. Eğer izin verirsen, muhtar evladım, geceyi köyünüzde geçirmek istiyorum. Açlığımı bastıracak kadar yiyecek ve yatacak sıcak bir döşek karşılığında lezzetli yemekler pişirir, güzel hikayeler anlatırım.”
Muhtar, yolcuyu süzdü: Üzerinde yıpranmış fakat temiz gozuken kıyafetler, elinde çınar dalından bir asa, sırtında sahip olduğu herşeyi sığdırdığı hasır bir çanta vardı. Kırışık yüzü güneşten kararmıştı. Zayıflığına bakılacak olursa, daha önce gittiği köylerde ona cömert davranılmamıştı. Yine de sağlıklı olmalıydı ki bu sapa köye kadar yaya olarak gelebilmişti. Konuşması bir serserininkine hiç benzemiyordu. Ayrıca kendisinden izin isteyecek kadar nazik bir adamcağızdı. “Zararsız bir yolcu.” diye düşündü Muhtar, “Belki bu kimsesiz yaşlı adama yardım etmek köyün kötü talihini döndürür.”
Yolcu, muhtarın evinden gönderilen çorba, tavuk budu ve bulgur pilavıyla karnını doyurdu. Uzun süredir böylesine güzel bir akşam yemeği yememişti. Yemeğin ve yol yorgunluğunun etkisiyle, kullanılmayan bir ahırdaki samandan döşekte sabaha kadar deliksiz bir uyku çekti.
Sabah kalkar kalkmaz köy meydanının yolunu tuttu. Yolda oyun oynayan çocuklara rastladı. Onları seyretti bir süre. Çocuklar kendisine alıştıktan sonra onlara gittiği köylerden birinde öğrendiği değişik bir oyunu öğretti. Yorulduklarındaysa hepsini bir araya toplayıp hayatlarında ilk defa duydukları bir masal anlattı. Yanlarından ayrılmadan önce hepsini ayrı ayrı yanaklarından öpüp sevdi.
Meydana vardığında, köy erkeklerinin kavurucu güneşten kaçmak için sığındıkları gölgeliğe oturdu hemen. Hepsiyle tanışıp selamlaştı. Köylüler, yolunu şaşırıp unutulmuş köylerine gelen her yabancıya yaptıkları gibi bu yaşlı yolcuyu da soru yağmuruna tuttular: Güneydeki savaş ne alemdeydi? Başkentte dünyanın en büyüleyici anıtı yapılıyor muydu gerçekten? Ülkeyi kasıp kavuran Büyük Salgının sonunda kendi köylerinin de bulunduğu doğuya, hatta civar köylere sıçradığı doğru muydu? Yolcu cevapladı: Güneydeki savaşta son zamanlarda büyük kayıplar vermişlerdi fakat durum lehlerine dönmüştü, zafer yakındı; Başkentte dev bir anıt yapılıyordu gerçekten, tüm dünyaya gücünü ispatlayacak eşi benzeri görülmemiş bu anıt için hükümdar tüm servetini harcamaya hazırdı; Büyük Salgının doğuya sıçradığı yalan, civar köylere kadar gelmiş olması ise yalanın daniskasıydı, kendisi daha bir hafta önce bahsi geçen köylerde bulunmuştu ve herkes turp gibiydi, bu olsa olsa düşmanların yaydığı adi bir söylenti olabilirdi.
Köylüler aldıkları cevaplardan memnun, yolcuya yiyecek birşeyler ikram ettiler. İçlerinden biri “Çocuklarla aran çok iyi,” dedi, “seni onlarla oynarken gördüm”. Yolcu “Evet, öyledir.” diye yanıtladı, “Kendi çocuklarımı ve torunlarımı salgında kaybettiğimden beri…”. Yolcu cümlesini bitiremedi. Yüzündeki kırışıklıklar derinleşip dipsiz birer uçurum oldular. Herkes susuyordu. Yufka yürekli bir köylü “Yarın hasat sonu sebebiyle küçük bir şenlik düzenlenecek.” dedi yufka gibi bir sesle “Muhtara iyi yemek yaptığını, güzel hikaye anlattığını söylemişsin. Orada gösterirsin artık marifetlerini.”. Yolcu zoraki bir gülümsemeyle “Tabii, neden olmasın.” diye cevapladı.
***
Yolcu, bir saattir koca bir kazanın başında köylülerin daha önce adını bile duymadıkları yabancıl bir yemek pişiriyor, pişirirken de her adımı uzun uzun açıklıyordu: “Güneşte kurutulmuş biberleri küçük parçalar halinde…”, “Taze toplanmış çiğdemlerin yapraklarını ezip…”, “Tüccar babamın Hindistan’daki Budist rahiplerden öğrendiği bu gizli karışımı da ekledikten sonra…”.
Bütün köylülerin bayıla bayıla, tabak tabak yediği müthiş yemeğin ardından yolcu, çember şeklinde dizilen köylülerin ortasına oturdu. Yollarda başına gelen komik olaylardan, gittiği köylerde duyduğu tuhaflıklardan bahsetti. İnsanın kanını donduran cinli perili hikayeler ve açık saçık fıkralar anlattı. Gezgin bir tüccar olan babasının Çin’de, Hindistan’da gördüklerini, oralarda öğrendiği meselleri nakletti.
Şenliğin ardından şişman bir kadın, yolcuya yemeğe kattığı gizli karışımın ne olduğunu yaramazca sordu. Yolcu, hasır çantasından çıkardığı şişedeki pek de iştah açıcı gözükmeyen yeşil-sarı sıvıyı sallayarak “Bu bir aile sırrıdır.” diye kadının talebini geri çevirdi. Tıpkı köylülerin birkaç gün daha köyde kalması konusundaki ısrarlı tekliflerini “Bir yerde birkaç günden fazla kalmak bana uğursuzluk getirir.” diyerek kararlılıkla reddettiği gibi.
Yolcu, yeni bir köye yaklaştığında ölü bir ağacın altına gidip oturdu. Üstünü çıkardı. Bütün ailesini yok edip ceza olarak kendisini öldürmeyen; ve o günden beri yaşlı bedeninde onunla birlikte yaşayan hastalığın gövdesinde oluşturduğu irinleri birer birer patlattı. Akan sarı-yeşil renkli sıvıyı çantasından çıkardığı şişede özenle topladıktan sonra yoluna devam etti.



1980 doğumlu. 2004 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nden mezun oldu. Öyküleri “Hayalet Gemi”, “altZine” ve “Düşe-Yazma” dergilerinde yayınlandı. “Gölgeler Ordusu” adlı öykü kitabı altKitap'tan çıktı.