Yolculuk

e-Posta Yazdır PDF
Hayatım üçüncü sınıf otellerin kömür kokulu odalarında geçti.

Hafıza denen o garip aldatmacanın sadakatini yitirdiğim günden beri yollarda olmalıyım. Bir gece yarısı, bir sonraki isimsiz durağıma doğru ilerlediğim soğuk bir otobüsün en ön koltuğunda, farların cılız ışığında yok olup giden asfaltın karanlığına karışan düşüncelerimle başbaşayken, yıllar boyunca zihnimin yeterince güvenli bir yerinde muhafaza edildiğini sandığım anılarımın aslında herhangi bir neden-sonuç ilişkisine tabi olmadıklarından duyduğum şüphenin dayanılmaz hale geldiğini fark ettiğim o andan beri yollarda olmalıyım. Günün koyu renklere karıştığı bir anında, ismini çoktan unuttuğum bir kentin, ismini hiçbir zaman öğrenemeyeceğim bir kasabasını geride bırakıp tekdüze tıngırtısıyla sallanarak ilerlemeye çalışan bir trenin ekşi, ter kokulu bir kompartımanında, kafamı yasladığım soğuk camın ötesinde uzanan, içlerinde yorgun ve umutsuz insanların evrendeki tüm olup bitenlerden habersiz, sıcak yataklarında uyukladıkları tek odalı evlerinin, gecenin o tekinsiz saatlerinde karanlığa direnmeye çalışan sarı, cılız ışıklarının hızla uzaklaşarak gözden yitip yokolmaları gibi anılarımın da beni birer birer terkedip gitmiş olduklarını fark ettiğim andan beri... Başlangıçta, kısa bir zaman sonra sadakatinden gitgide daha fazla şüpheye düşeceğim hafızamın küçük oyunlarından habersiz, anılarımın aslında belirli bir sırayı izlemek yerine sadece birbirine eşit mesafede öylece asılı duruyor oldukları gerçeğini henüz kavrayamamış olduğum sıralarda, bir gün aslında geçmişi olmayan ve bu nedenle bugünü ve yarını da olamayacak bir adama dönüşeceğimin henüz farkında değildim. Bugün, bir an için durup düşündüğümde, heyecansız, tekdüze hayatımı geride bırakmama yol açan, şu anda kimin ya da neyin peşinden koştuğumu bilemediğim bu ardı arkası gelmeyen sürekli yolculuk halini anlaşılır kılan ve ilk başlarda büyük bir umutla yaşatmaya çalıştığım fakat günler geçtikçe artık hiçbir zaman kavuşamayacağımı şimdilerde yeni yeni kabullendiğim, sadece kurmaca bir hayatın sınırsızlığı içinde varolabilecek türden bir özgürlük hissinin yarattığı başdöndürücü bir ruh haliydi benimkisi. Bir ruh yitimi belki de, zamanın kendimi bulduğum şu anında onu adlandırabileceğim en uygun haliyle.


Otel

Otel katibinin şaşkın bir çocuğunkini andıran küçük, büzüşmüş dudaklarından yayılan sahte gülümsemeyi daha önce nerede görmüş olabileceğimi düşünüyordum, bunun nafile bir çaba olduğunu bile bile. Kurtulamadığım bir tür refleks haline dönüşmüştü bu anımsama çabaları. O sırada adam, zorlukla da olsa cüzdanımdan çıkarmayı başardığım nüfus kağıdımı ısrarlı bir el hareketiyle yerine sokuşturmaya çalışırken diğer elinde 402 numaralı odanın anahtarını sallıyordu: “Her zamanki odanız ve tabii ki her zamanki gibi ampulleri değiştirdik, Nuri Bey.” Cüzdanımı çaresizce cebime yerleştirirken söylemem gerektiğini düşündüğüm kelimeler bir türlü aklıma gelmiyordu: teşekkür ederim, diyebilirdim sadece, ve aslında adamın üzerindeki, yakaları kirden ve yağdan parıldayan bordo süveterin göğsüne gri iplikle işlenmiş harflerin bir araya getirdikleri bütüne bir anlam verebilseydim, kendine güveni tam insanlar gibi teşekkürümün sonuna adamın adını da ekleyebilirdim: Teşekkür ederim Orhan (Yusuf, Oğuz ?). Adamın bana adımla hitap etmesi, “her zamanki” odamın hangisi olduğunu bilmesinin garipliği (“ampulleri değiştirdik” ???) ve tüm çabalarıma rağmen zihnimde, ne bu kente, ne de bu otele daha önce gelmiş olabileceğime dair herhangi bir izin yer almayışı, 402 numaranın neden bu yirmi ya da en fazla yirmi beş odalı otelin ikinci katında olabileceği sorusunun aklıma az önce lobideyken gelmeyişini açıklamaya yeterli miydi bilemiyorum. Lobinin sağ tarafında, asansörün hemen yanıbaşında, o güne dek görmüş olduğum ya da olabileceğim akvaryumların en büyüğünün içinde, mercanların, yosunların ve türlü kayanın altında, üzerinde, önünde ve arkasında, dört bir yanda dingin devinimlerle yüzmekte olan dev turuncu balıklardan biri, gözlerini bir bana, bir işaret parmağımın ucunda sallayarak camın önüne yaklaştırmış olduğum 402 numaralı oda anahtarına yönelterek öylece duruyordu. Balığın, bir çocuğunkini andıran küçük ağzından yayılan gülümsemesiyle birlikte, az sonra bana söylemeye hazırlandığı olası kelimelerin hayalini kurmaya yetecek kadar vakit bulamadan asansör gürültülü bir biçimde katta durdu, kapı açıldı.

Gece Yarısı

Üçüncü sınıf bir otelin kömür kokulu bir odasında, artık başka insanlara ait olduğundan hiçbir şüphe duymadığım anılarımın arasından, tam olarak kime ve hangi zamana ait olduğunu bilemediğim bir tanesine çaresizce ulaşmaya çalışıyorum: Bu an, anı ya da her neyse, yaşanmış bir âna mı, rüyamda gördüğüm bir âna mı, rüyamın içinde beliren bir başka adamın rüyasında gördüğü bir âna mı, yoksa bazı geceler kendimi bir başkasının gördüğü rüyanın ortasında bulduğumu hayal ettiğim o ender anlardan birine mi ait, hiçbir fikre sahip değilim. Tek bilebildiğim, üçüncü sınıf bir otelin, olması gerektiği kadar sessiz koridorunun sonundaki kömür kokulu bir odasında, yatağımda doğrulmuş, kapının altından içeri yayılan fluoresan ışığının, sıradışı bir titizlikle boyanmış duvarda yarattığı solgun gölgelere gözlerimi dikmiş duruyorum. İçinde bulunduğum ve tüm bunları zihnimde anlamlı bir sıraya sokmaya çalıştığım andan bir kaç dakika kadar önce, kendimi, henüz huzursuz uykumdan uyanmadan önce görmüş olabileceğim ya da görmüş olabileceğimi sandığım bir rüyanın taze izlerini sürerken bulduğumda, bu kez tüm bunların zihnimden kayıp gitmesine izin vermemem gerektiğini düşündüğüm anın hemen sonrasında, görmüş olduğum ya da görmüş olduğumu sandığım rüyayla ilgili yapabileceğim en iyi şeyin, anımsadıklarım ya da anımsadığımı sandığım her şeyin bir dökümünü tutmak olduğuna karar verdiğim ânı zihnimde canlı tutmaya çalışarak kaleme uzanıyorum: “Üçüncü sınıf bir otelin kömür kokulu bir odasında, artık başka insanlara ait olduğundan hiçbir şüphe duymadığım anılarımın arasından, tam olarak kime ve hangi zamana ait olduğunu hatırlayamadığım bir âna çaresizce ulaşmaya çalışıyorum...”

Rüya

Hayatımın şu içinde bulunduğum anından önceki herhangi bir döneminde, bir başka üçüncü sınıf otelin bir başka kömür kokulu odasında, gecenin bir yarısında, az önce görmüş olduğum rüyanın etkisiyle, gözlerimi aralamış ve yatakta doğrularak zihnimde akışını durduramadığım düşüncelere kendimi kaptırmış olabileceğim bir ânı tahayyül etmeye çalışıyorum: Karanlığın ortasında ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağ başı kasabasından henüz ayrılmakta olan bir trenin, soğuk, ter kokulu bir kompartımanında, solgun ışığın altında elimdeki kağıt parçalarına bakıyorum. Yıllardır daktiloyla yazılmış bir metin görmemiş olmanın verdiği şaşkınlık, az önce, o dağ başı kasabasındaki istasyonda yaşadığım garip ânı bir an için bana unutturmayı başarıyor; tıpkı tahayyül etmeye çalıştığım o ânın hemen sonrasında, kompartımanın solgun ışığı altında, elimde tuttuğum kağıt parçalarındaki silik daktilo harflerinin haraket eden trenin salınımlarıyla birbirine karıştığı noktaya bakışlarımı sabitleyebildiğim kısa bir zaman diliminde, kelimelerin yan yana gelmeleri sayesinde zihnimde belirecek olan imgelerin geçici bir süre için de olsa ilk andaki şaşkınlığımı bana unutturmayı başaracağı gibi... Hayatımın şu içinde bulunduğum anında, tüm bunları, az önce görmüş olduğum rüyanın etkisiyle uydurmuş olabileceğim fikrinin yarattığı rahatlamanın aslında ne kadar da geçici olabileceğini bana hatırlatan bir başka imge beliriyor zihnimin içinde: Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağ başı kasabasında, bir demiryolu istasyonunda genç bir kadın, koluna taktığı sepetindeki hikâyelerinden birini bana satmaya çalışıyor. Trenin solgun ışığında birbirine karışan harflerden oluşan, daktiloyla yazılmış silik metnin, o kadının sepetinden çıkmış olduğu gerçeğiyle yüzleştiğim anla kesişen şu içinde bulunduğum anda o zayıf, beyaz suratlı kadının umutsuz bakışları, bu kömür kokulu odanın duvarlarında dans eden gölgelerini bambaşka biçimlere sokuyor:
Ürperiyorum.

Kurşun Boru

İçinde bulunduğum durumu anlamlandırmaya çalıştığım tekinsiz bir kaç dakikayı takip eden süre içinde, solgun gölgelerin arasından sıyrılarak belirginleşmeye başlayan bir şekil, ait olduğu mekânın ve zamanın sınırlarını aşarak bir âlemden diğerine doğru geçişini tamamlamak üzereydi. O anda, büyük bir kararlılık içinde, ölümlü gözlerle takip edilemeyecek kadar benzersiz bir hızla içiçe girerek yer değiştiren gölgelerin arasından sıyrılan bu cisimsiz şeyin belirgin bir amaçla beni ele geçirmeye çalışan karanlık bir güce sahip olabileceğini, aklın ve mantığın ötesinden bu odanın içine taşıdığı uğursuz düşünce-ötesi varlığıyla, geçmişi ve geleceği, dolayısıyla bugünü de olamayacak bir adamın üzerindeki laneti bir daha çözülmemek üzere perçinlemek amacını taşıyabileceğini düşündüm. Her şey tam olarak şöyle gelişti aslında: Gölgelerin arasından sıyrılarak ait olduğu kimbilir hangi alemden içinde bulunduğum zaman ve mekâna geçmeyi başaran karanlık şekil önce iki yana açılmış gergin bir çift kanat görüntüsüyle belirdi, daha sonra bu kanatların gecenin koyuluğunun da üzerini örten simsiyah bir kuzguna dönüşmesini takip eden gözlerimin önünde bir başka imgeler bütünü vücuda geldi. Şu anda içinde bulunduğum kömür kokulu otel odasının benzeri bir başka otel odasında, bir adam, sessiz ve karanlık bir sokağa açılan ahşap bir pencerenin önüne dayamış olduğu yatağın demirine bir çamaşır ipi bağlıyordu. Yıllar boyunca tek işlevi, kısa süre önce adamın kuvvetle asılarak yerinden çıkardığı kurşun boruyu tavanda tutmak olan bir çivinin bırakmış olduğu boşluktan geçirilen çamaşır ipinin diğer ucu adamın elindeydi. Adam az sonra odadaki masanın üzerine çıkacak, ipi tutup bütün gücüyle asılacak, daha sonra yukarıdan sarkan ipin ucunu bükecek, ilmikleyecek, yağlayacak, yağ tabağını yatağın başucuna atacak, ipi boynuna geçirecek, dışarının sesine kulak kesilecek, bir anlık tereddüt yaşayacak, üzerine çıktığı masayı ayaklarıyla aşağı itecek, bilinçsiz ve sonrasında cansız tavanda öylece sallanacaktı. Bu ânı daha önce yaşamış olduğuma dair dünyada sevdiğim ve sevebileceğim her türlü şey üzerine etmeye hazır olduğum yeminlere başlamaya fırsat bulamadan kömür kokulu odamın duvarlarındaki solgun gölgelerin arasından kurtulup kanatlanarak odayı kaplayan o lanetli kuzgunun görüntüsü beni bir defa daha içinde bulunduğum ânın gerçekliğine geri döndürüyor. İşte o anda, o kuzgunun, bugün ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağ başı kasabasından ayrılmakta olan trenin ekşi, ter kokulu kompartımanındaki yerime oturmadan az önce dışarıya son bir kez baktığım sırada gördüğüm, onca gürültüye karşın istasyon binasının giriş kapısı üzerindeki ahşap çıkıntıya tünemiş, gelen geçen insanlara aldırışsız gözlerle bakan kara gözlü, kara gagalı, kara kuzgun olabileceği, o kara gözleriyle durduğu yerden, kısa ömrü boyunca belki yüzlerce insanı uğurladığı kasabanın sınırları dışına hiç çıkmamış olan istasyon şefini, istasyon şefinin kendisi de istasyon şefi olan babasını ve onun da istasyonun ilk şefi olan babasını yıllar boyunca izlemiş olabileceği fikrinin bende yarattığı temelsiz endişe bir anda beni içine çekiyor.

Son

Hafıza denen o garip aldatmacanın sadakatini yitirdiğim günlerden beri yollarda olduğumu düşündüğüm o ânın üzerinden çok uzun bir süre geçti. Bugün, tüm bunların bir anlamı olup olmadığını sorgulamaktan vazgeçmeye kimbilir kaçıncı kez karar verdiğim gecenin bu saatinde, yıllar önce o kömür kokulu üçüncü sınıf otel odasının duvarlarından canlanarak ait olduğu alemden bir diğerine geçtiğine dair dünyada sevdiğim ya da sevebileceğim her türlü şey üzerine yemin edebileceğim o kuzgun, şu dakikada kitaplığımın üzerinde tünediği noktadan bana bakıyor, gözlerini hiç kırpmadan, tek bir tereddüt emaresi göstermeden. Şimdi onu izliyorum, gözümü kamaştıran bakışlarının koyu karanlığında, küçük de olsa bulabilme inancını taşıdığım bir umut ışığının izleri için... Geçmişi olmayan, bu nedenle bugünü ve yarını da olamayacak bir adamın taşıyabileceği, sadece kurmaca bir hayatın sınırsızlığı içinde varolabilecek bir türde özgürlüğün aslında hayatın kendisi olabileceğine dair küçücük bir umut ışığı, kuzgunun karanlığında...
 

Cem Uçan Cuma, 04 Aralık 2009 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

Cem Uçan

cem1İzmir doğumlu. İlgi alanları yaratıcı yazarlık, edebiyat, edebiyat eleştirisi, müzik, maraton koşmak... Bambaşka Hayatlar (2005), Boşluğun İzinde (2007 Yunus Nadi Öykü Ödülü), k a r e (2009) adlı öykü kitapları var.

Yazar hakkında detaylı bilgi: Cem Uçan
takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262